Berxe min

ŞEHİT ROJİN GEWDA

2018 mart ani

Otuz yıldır sürdürülen gerilla mücadelesinde ve yaşamında ruhumuzu, benliğimizi etkileyen şeyler çok fazladır. Devrimcilik dünyanın en ciddi işi çünkü ateşten bir yaşam var. Yaşamı yeniden yaratma, insan sanatı çok önemli. İnsanı en derinden etkileyen ve zamanda ruhumuzda iz

bırakan nokta yoldaşlık. Arkadaşlık, yoldaşlık özgürlükten bir derya gibi. Yüzmesini bilirsen eğer. Çünkü yaşadığın her an’ın büyük bir efsanesi var ve bunu her an paylaşıyorsun. Kendi gerçeğin, toplum gerçeğin ve karşında seni yok etmeye çalışan düşman gerçekliği… Anlamlandıran insan büyük efsaneler çıkarabilir.

Bana göre dağdaki her insan birer yıldız… Ve gökyüzündeki en parlak yıldızlarda bize ait.

Zaman bana, akışının bu dakikasında anlatıcı olma rolü biçti. Şimdi size Azîz’i anlatacağım.

Azîz on sekiz- on dokuz yaşlarında, insana yaşamın baharını anımsatan melek yüzlü bir genç. (Adı bu yüzden mi Azîz’di acaba?)

Bir aşk var; bir kadın, biri erkek iki kişi arasında yaşanır. Kapitalist modernite onu kirletmiş ve toplumsallıktan çıkarmıştır. Bu yüzden ömrü azdır. En güçlü duygu zannedilir. Uğruna ölümlere gidilir, hayatlar savrulur o gerçek sandığımız ama yalanlaştırılmış duygu için. Bu tarzın yolunu gideni çok mutlu olanı azdır.

Birde aşk vardır; yaşamın tümüne, diğer aşkı da kapsayacak biçimde duyulan tutkudur. Yaşama ve ona dair her şeyi sevmektir. Üretmek, insanlık için ismini bile bilmediğin insanlar için efsaneler yaratmaktır. Benim bu kadar yıllık dağlı geçmişimde anladığım şu: Toprak, su, dağların gerilla yaşamının güzelliğine aşık oluna biliniyor. Arkadaşlık yoldaşlık, gerillanın yaşam kültürü var ve iki insanı aşıp genelleşen aşkın içerisinde işte Azîz’deki yaşam aşkı ve yaşam sevgisi korkunçtu.

Bir gerillaydı, aynı zamanda bir komutandı. Düşünün hayatı yeni tanıyan biri hayattın yükünü omuzluyordu.

Ondaki bu yaşam aşkı ve sevgisi her anına yaşamımızın her alanına yansırdı. Mesela biz közün başında otururken oradan geçiyorsa ya bir espri yapıp kendini hissettirir ya da nasıl olduğumuzu sorup ilgisini yansıtırdı. Şu ya da bu nedenle, yaşadığımız zorluklardan kaynaklı olsun bir yoldaşın moralinde düşme olsa; yanında göreceği ilk insan heval Azîz olurdu. Sanırım, içinde bulunduğumuz yaşamı her yönüyle kendine ait görüyordu. Normalde sadece kendi yaşam alanımıza giren olgulara dikkat kesiliriz ya! Bu yaşamda sanki tümüyle ona aitti. Bozulmasına, gerilemesine, izin vermeyecek kadar hassas ve yapıcıydı. Birde katıldığı her eylemde ödüllenerek dönerdi, başarırdı yani… Yaşama olan aşkıyla bağlantılıydı bu. Hiçbir şey ne zorlu koşullarımız ne de ölüm, baruttun gücü moralini bozabilirdi. Bilemiyorum belki de Amedliler’in söylediği gibi ‘çaxtırmaz’dı.

Büyüme yıllarını dağlarda geçirerek çocukluğumu; karanlık ve gri yaşamın bana reva görülen payına isyanıma adamıştım. Heval Azîz’le ve diğer yüze yakın bir taburluk arkadaşla birlikteliğimiz bu temeldeydi. Kürdistan topraklarında savaşın ve vahşettin en doruk noktası olan ‘94 yılındaydık. Haa, unutmadan bir de Rustem arkadaş vardı. İri yarı, zorlu koşulların hem beden hem ruh olarak pişirdiği bir arkadaştı. Bu iriliğinden dolayı herhangi bir çatışmada yaralanma ihtimaline karşı arkadaşların onu nasıl savaş alanından uzaklaştıracağı en büyük kaygısıydı. Bunu kara kara düşünür ve bazen bu kaygısını bizimle paylaşırdı. Taburdaki tüm arkadaşlar gibi heval Rustem de Azîz arkadaş konusunda hassastı. “Ondan önce şehit düşmeliyim onun şehadetini kaldıramam” derdi. Her eylem öncesi tüm arkadaşlar da olduğu gibi heval Rustem’le de onu birbirimize emanet eder, kendisini de (Azîz arkadaşı da) dikkatli olması noktasında uyarırdık.

İşte böyle kendisini bizim yaşam sevincimiz haline getirmişti heval Azîz…

1990’lı yılların başında, daha sonra içimizden kaçan Hogir tasfiyecisinin yanlış yaklaşımları ve uygulamaları sonucu Botan’da Ala vadisinde yaşayan bir aşiret; gerillaya yani kendi kurtarıcısına düşman hale gelmişti. Bu en büyük yaramızdı. Aldığımız sonradan iyileştirdiğimiz kurşun, hain şarapnel parçaları bile bizi bu kadar incitmezdi.

Bu sefer ki hedefimiz Deştoke denen işgalci güç tarafından denetimde tutulup yönlendirilen ve bizim de eksikliklerimizden beslenen bu aşiretinde bağlı olduğu bir karakolu topraklarımızdan sürmek ihanetti temizlemekti. Eylem iki koldan gerçekleşecekti. Ve bir kolun koordinesinde Azîz arkadaş diğer kolun koordinesinde başka bir arkadaş yer alacaktı. Ben tabur yönetimi tarafından ilk karakol’un yardımcılarından biri olarak düzenlenmiştim. Heval Azîz eylemde bana yakın olacaktı, tabii bunun sorumluluğu da ağırdı. Hava kendini yavaş yavaş koyu bir renge buladığına, son hazırlıklarımızı tamamlamış; kendimizi mevzilere yakınlaştırmıştık. İri ufaklı patlama sesleri heyecanımızı çoğaltıyordu. Tabii ben heval Azîz’e dikkat ediyordum. Nerede ne yapıyor diye… Karanlık bir düşman gibi aramıza girmiş onu görmemi engelliyor, bir yandan eyleme katılırken diğer yandan onu arıyordum. Hep dostumuz olan karanlığa farkında olmadan kızıyor ve sitem ediyordum. Belimdeki şarjörü kılıfından çıkarıp arkamda duran arkadaşa vereyim derken, aniden bir şeyin yuvarlanıp bana çarparak aşağı doğru gittiğini görmüştüm. Bu durum muhtemelen bir arkadaşın yaralandığını ve kendisini tutamadığını gösteriyordu. Elimdekileri oraya bırakıp koşar adım peşinden gittim. Ne kadar hızlı gittiğimin farkında bile değildim. Bir de baktım yaralı arkadaş gelip ayaklarımın önünde durdu. Eğildim. Durduğumuz ormanın biraz açıldığı birkaç metrelik bir alandı, her zaman dostumuz olduğuna inandığım yıldızların hafif aydınlığında yüzüne baktım. İnanamıyordum!

Heval Azîz’di bu… Yaşıyordu… Nereden geldiğini anlayamadığım, aynen vücudumda yayılan sızıya benzer hafif bir kan sızıntısı görüyordum vücudunda. Bedeninden mi geliyordu sızıntı yoksa kafasından mı? Bu kötü ihtimali hemencecik kafamdan sildim. Hayır, ağır yaralanmış olamazdı.

-Rojîn, heval Rojîn diye zorlukla bana seslendi.

-bu cihazı ve silahımı al.

Bir taraftan onun söylediklerini yapmaya çalışırken diğer taraftan bir şey olmayacağını, onu kurtaracağımızı yarasının önemli olmadığını ona anlatmaya çalışıyorum. En büyük inancımızın bu olmasını isterdim o anda.

Zorlukla ve inlemeyi anımsatan bir şekilde;

Hayır, yine de sanırım yaram ağır…

Diretiyordum bir şey olmayacak, kendini bırakma. Bu arada etrafta birçok arkadaş toplanmıştı. Cihazını, koşarken veya ani bir harekette düşmesin yeleğinin cebine dikmişti heval Azîz… Şimdi çoğalıp tüm elbiselerince emilen kanın içinde dikişleri nasıl açacağımı, bir taraftan ona nasıl yardım edeceğimi düşünüyordum. Her şeyden önce o benim komutanımdı, onun söylediklerine öncelik vermek zorundaydım.

-Cihazı sökmen lazımdı

Dişlerinle kopar hadi dedi heval Aziz.                

İçinde bulunduğu duruma rağmen kendisine hakimiyetini koruyordu ikircikli halimi görünce

Hadi, bir şey olmaz. Senin dişlerin keskindir. Belki kanda bulaşır. Bir şey olmaz dedi heval Aziz

Biraz durduktan sonra;

Hem biz yoldaşız birbirimizin kanı ağzımıza bulaşsa da normaldir, dedi.

Ne yapabilirdim ki?

Bu arada herkeste bir koşuşturmaca başlamıştı. Çatışma alanından çıkaracaktık onu…

Dediği olmuştu, cihazın bulunduğu cebin dikişlerini dişlerimle çözmüş, ağzıma heval Azîz’in kanı dolmuştu. Gözlerimin karardığını hatırlıyorum. Birkaç dakika sonra kendime geldim. Heval Azîz halen yaşıyordu. Bazen hiç konuşmuyor bazen de gözlerini açıp etrafına toplanmış olan arkadaşlara vasiyet niteliğinde veya moral verici şeyler söylüyordu.

O anda nasıl olduğunu anlayamadan, birinin kendini bana çarpması ve kendisini heval Azîz’in üzerine atması bir oldu:

-Berxemiin!

Gelen Rustem arkadaştı. O anda sadece o ve Azîz arkadaş vardı. Rustem arkadaş artık bir şey duymuyor, görmüyordu. Yüzünü heval Azîz’in kanlı boynuna gömmüş ve durmadan aynı şeyleri tekrarlıyordu;

Berxemin! Berxemiin!

Onun bilinç kaybına uğradığını düşündüm bir an… Zaten hiçbirimize bakmıyor, söylediklerimizi duymuyordu. Azîz arkadaş yavaş yavaş bilincini kaybediyordu. Yoğun kan kaybının kafasından geldiğini anlamamız çok sürmeyecekti.

Rustem, Azîz’i kaldırıp, kucaklayarak yürümeye başladı. Ne yaptığımızın çokta farkında olmayarak, sorgulamayarak biraz da Rustem arkadaşın kişiliğine olan saygımızdan bizde onun peşine takıldık. Onu şehit olarak noktaya götürmek doğru olmamalıydı, değildi de zaten. Bu sadece bir hayalden, belki de bir düşten ibaretti. Sadece yorulmuştu, ne bileyim uyuyordu. Noktaya gitmeden uyanacak, başarımıza hep beraber sevinecektik…

Size bu anımda anlatacağım başka bir şey varsa o da bu yolculukta neler olduğudur. Aklımda tek kalan takım komutanımız Rojhat arkadaşın, heval Azîz katır üstündeyken otlara, dikenlere takılmasın diye onun günahsız ellerini avuçlarına alıp yol boyu taşımasıydı. Heval Rojhat da daha sonra şehit düştü.

Bizde bir gelenektir, yaralı ve şehit arkadaşlarımızı mümkün olduğunca düşmandan uzak tutmaya, korumaya çalışırız ve bu yüzdende onları çatışma alanından uzaklaştırırız. İşte heval Rustem de heval Azîz’i böyle uzaklaştırdı…

Eylem başarılı geçti. Türk ordusunun yoğun bir yığınakla koruduğu tepe tamamen boşaltıldı. Silah ve malzeme elimize geçti.

Daha sonra ne mi yaptık? Gün boyu ağladık. Görmesek, gidişine ikna olacaktık sanki… Bunu yapamazdık. Taa ki akşam olana kadar…

Daha sonra bizim o taburdan birçok arkadaş şahadette ulaştı. Hep söylerim, onlar gökyüzünün en parlak yıldızları. Bizi her an gören, bize göz kırpan.

Heval Rustem de daha sonra bir kaza sonucu Zap suyuna düşerek şahadette ulaştı. Ben Rojin, yani anlatıcı da onların izinde yürüyerek onların intikamını almak istiyor, onları yaşamın her anında yaşıyor ve yaşatmaya çalışıyorum. Eğer bir gün bir tepenin zirvesine çıkar ve soluklanıyorsanız gökyüzünden bir yıldız size göz kırpıyor olacaktır.

Belki de en güzel yıldızlar şehitliklerimizde, ülkemizin herhangi bir yerinde bir mezar taşı bile olmayan toprağa emanet olan yoldaşlarımızın kendisidir.