SARI SAÇLI KUZEY YILDIZI JİYAN

aniekim

Yaz mevsiminin son aylarından ağustos ayındaydık. Takvim 24’ü gösteriyordu. Günler bitimsiz uzunluktaydı. Kaldığımız nokta zozanlıktı. Güneş ışınları dik vuruyordu. Hiç hareket etmeden olduğumuz yerde oturmamıza rağmen sterden sırılsıklam oluyorduk. Bulduğumuz kaya oyuklarına ve küçük çalılara kefiyemizi bağlayıp gölgelik yapıyorduk. Geceyi uykusuz geçirmiştik. Gölgeliklerin altına uzanarak dinlenmeye çalışıyorduk.

Zozanlarda gündüzleri aşırı sıcak, geceleri ise dondurucu soğuk olur. Ne gece ne de gündüz uyuyabiliyorduk. Bulunduğumuz noktanın adı buzdolabı noktasıydı. Yazın kavurucu sıcağında bile geceleri oldukça soğuk geçiyordu. Akşamüstü yaktığımız ateş dışında başka bir ateş yakmamıştık. Hem köz olacak kadar odun olmadığından hem de ateş yakmak noktayı deşifre edebileceğinden ateş yakmamıştık. Geceyi geç saatlere kadar doğal bir moral düzenleyerek geçirmiştik. Gecemizi her zaman olduğu gibi yoldaşlarımız şenlendirmişti. Birbirinden kopmayan, her yerde bir kareyi andıran bu genç yoldaşlar… Ortaklık ruhunun yarattığı, ortak yeteneklerle genç ruhlarının yelini estirmiş; bizleri coşturmuşlardı. Küçük Mizgîn’in karnas silahını gitar niyetinde kullanıp sanatçı Ciwan Haco’dan parçalar söyleyerek taklit yapması bizi gülmekten kırmış, kahkahalara boğmuştu. Özellikle;

“Siba siba sib siba

Her roj tu dibêje siba

Ye ye, ye ye, yeee…” parçasını aynen taklit ederek söylüyor, karnas silahını bir aşağı bir yukarı kaldırarak gitara benzetmeye çalışıyordu.

Gençlerden Ronahî ve Jiyan (Goyî) birbirinden hiç ayrılmayan ikililerdi. İkisi de Şirnex ilinin Roboskî ilçesinden Goyî aşiretindendiler. 1994 yılında köyleri, insansızlaştırma politikasıyla boşaltılmış, küçük yaşta köylerinden kopmak zorunda kalmışlardı. Yüreklerini Güney dağlarına, sınır hattına taşımışlardı. O yaşta minik ayakları, onların yüreğini ve küçük bedenlerini Etrûş kampına kadar taşımıştı. Etrûş kampı ve sınırlar o küçücük yaşta onlara dar gelmiş, soluğu özgürlük dağlarında almışlardı. 1995 yılında özgürlük saflarına katılmışlardı. Yaşları küçük olduğundan uzun bir süre Zap alanında yer alan gençler bölüğünde kalmış, gençlerin gelişim seyrini dikkate alan eğitim programlarına katılmışlardı. Her pratikleri gibi bu pratiklerini de başarıyla tamamlamışlardı. Metina bölgesindeki bu genç yoldaşların tümü Zap alanındaki gençler bölüğünden gelmeydi. Yaşları, boyları, davranışları, tepkileri, sevinçleri, retleri, kabulleri her yerde birbirine benzemekteydi. Taburumuzun da neşe ve moral kaynağı olmaktaydılar. Genç yaşta her biri savaşın acımasız çemberi içinde yaşam kavgası vermekteydiler. Savaşta yaşamı yaratma mücadelesinin zorluklarıyla erken tanışmışlardı. Çatışma ve eylemlerde sürekli en ön cephede yer alma istem ve dayatmaları komutanlarını karar verme anlarında zorluyordu. Bu dayatmalar karşısında genelde komutanlar geri adım atarlardı. Kazanan her zaman bu genç yoldaşlar olurdu. İstemlerini gerçekleştirme sevinciyle askeri malzemlerini gözden geçirir, eksikliklerini tamamlar, silahlarını kusursuzca temizlerlerdi.

Bu genç yoldaşların en gözdesi, en dikkat çekeni Jiyan arkadaştı. Davranışları oldukça ölçülü ve eğitimliydi. Yaşamını planlar, her anını dolu dolu geçirirdi. Temizlik ve düzeniyle genç yoldaşlarına örnek olurdu. Diğer genç yoldaşlar ona özenir, onun gibi ölçülü bir şekilde davranmaya çalışırken temiz ve düzene kendileri de önem verirdi. Jiyan yoldaşın kendisine bakımı BKC’sine olan bakımıyla birdi. Kendine olan bakımı ve güveni, yaşama sevgisi başta davranışlarına yansır, onu her biçimiyle sempatik kılardı. Yüzündeki güleç mizaç karşısındakinde tatlı bir tebessüm izini bırakırdı.

Dün sabah büyük bir istekle erken saatlerde temizlik planlamasını yaptı. Yirmi dakika uzaklıkta olan kuyudan su taşıdı. Büyük kayalıklar ve taş oyuklarıyla çevrili alanda banyo yerini hazırladı. En ince ayrıntılarına kadar genel temizliğini yaptı. Uzun, kıvırcık, altın sarısı saçlarını çantasından ve raxtının kılıfından eksiltmediği yeşil sabunuyla köpürte köpürte yıkadı. Uzun saçlarının yıkanıp taranmasında her zamanki gibi genç yoldaşı Ronahî yardımına yetişmişti. Ortak yaptıkları her iş gibi dünkü temizliklerini de birlikte yapmışlardı. Jiyan yoldaş altın sarısı, dalgalı saçlarını güneşin sarı ve kavurucu sıcaklığına bırakarak kuruladı ve en çok sevdiği örükten saçlarını ördürtmüştü. Yaptığı saç modeli genç gerilla yoldaşları arasında “tanrıçanın saç modeli” diye adlandırılırdı. Saçlarının sarı parlaklığı, gözlerinin bahar yeşilliği ve sulaklığıyla genç, narin boyuyla Jiyan yoldaş “ben de bir tanrıça adayıyım” dercesine saçlarına sarı, kırmızı, pembe, mor vb doğanın renginden çiçeklerle yaptığı tacı takardı. Bu görünüşüyle özgür dağlarda kendisi de tanrıçanın bir parçası haline gelmekteydi. Ne de olsa tanrıçaların verimli hilalini içeren, bereketli ve doğurgan olan bu topraklarda eşitliği ve özgürlüğü içeren yeni bir yaşam için küçük yüreği çarpmaktaydı. O da artık küçük bir tanrıçaydı…

Hedeflerine tutku derecesinde bağlıydı. Her konuşmasında, her tartışmasında sürekli dillendirdiği şey; Başkan APO’nun çizdiği özgür kadın modeline, onun ölçülerine ulaşmaktı. Her yaptığı işi bu nedenle kusursuz yapmayı hedeflerdi. Felsefesinde beceremiyorum yaklaşımına yer yoktu. En zor olanı yapmayı beceren olabilmek ona her zaman daha çekici gelirdi.

Jiyan yoldaş yaptığı temizlik ardından BKC’sini temizlemeyi de planlamasına dahil etmişti. Silahının kirlenmemesi için yağmurluğundan yaptığı silah kılıfını çıkarmış, BKC’si fazla kirlenmemiş de olsa çıkabilecek her çatışma olasılığına karşı iyi çalışması için silahını yeniden temizlemişti. Dün bütün bir günü Jiyan yoldaş kendisine ve silahının temizliğine ayırarak geçirmişti. Artan zamanını da genç yoldaşlarıyla sohbet ederek tamamlamıştı ve bu akşam bir yandan çaylarımızı yudumlarken bir yandan da ateşin etrafında gelişen küçük moralimizde Jiyan yoldaş yine genç yoldaşı Ronahî ile birlikte olmuştu.

İkisi de duru sesleriyle Xelil Xemgin’den bir parça söylemişlerdi; “ hebê lebê şekru şebê Can Zeynebê tu çend dibe…” bu parçayı onlar birlikte söylerken bizler de onlara eşlik etmeye başlamıştık. Bu moralde her yoldaş kendinden bir parça katmıştı. Sesine güvenen sesiyle, güzel şiir okuyan şiiriyle, anıları zengin olan anılarıyla, espritüel olan yoldaşlar esprileriyle morale renk katmaya çalışıyordu.

Doğal moralimiz tamamlandıktan sonra gecenin kalan kısmında yağmurluğu olan arkadaşlarıyla toplu bir biçimde birbirimize sokularak ve kefiyelerimizi üzerimize örterek uyumaya çalışmıştık. Yoldaşlık sıcaklığıyla ısınmış, zozanlardaki kuru, soğuk hava yoldaş sıcaklığıyla erimişti. Gözlerimize tatlı bir uyku girmişti. Öylece birbirimize sarılarak uyumuştuk. Şafak daha sökmeden tepeciler tarafından bağlantı kurularak düşman güçlerinin Bamernê ve Partizan tepesini tutmuş olduğu haberi verildi. Savaşa hazır pozisyonlar alındı. Apar topar sırt çantalarımızı sırtlayıp silahlarımızı alarak uygun biçimde, gelecek olan haberleri, talimatları bekledik. Yönetim tarafından nerelerin tutulacağı, hangi tepelerde mevzi tutulacağı belirlenerek bir grup arkadaş da Sadık arkadaşın denetiminde daha ön saflarda düşmanı karşılayacaktı. Amaç düşmana ilk darbeyi etkili vurmaktı. Böylesi zamanlarda ilk vuruş son vuruşu da belirleyen önemi taşımaktır. Jiyan arkadaş da doğal insiyatifini kullanarak ön grupta yerini almıştı. BKC’sini alarak harekete geçti. Tepe erkenden onların denetimine girmişti. Düşman güçlerine etkili bir darbe vurmuşlardı. Düşman fazla direnememiş, bir de kayıp vermişti. Jiyan yoldaşın BKC’si sürekli çalıştığından namlusu oldukça ısınmıştı. Çatışma esnasında kol komutanının ısrarına rağmen o, silahını hiçbir yoldaşa vermemişti. Kendisi kullanmıştı. Öğleden sonra saat 3-4 civarında çatışmanın üstünlüğü bize geçmişti. Düşmanın geri çekilme hatları da gerillanın denetimindeydi. KDP cihazları Çelê’den durmadan kobra istiyordu. Cihazda ölü ve yaralılarının çok olduğunu ve onları arazide bırakmak istemediklerini söylüyorlardı. Oysa ki gerçek bu değildi. Asıl amaçları gelecek olan kobra tipi helikopterlerle gerillayı vurmak ve etrafındaki gerilla çemberini kırarak geri çekilme hattını açmaktı. Nihayetinde kobralar on beş dakika sonra gelmişlerdi. Yoğun bombardımandan dolayı elimizde olan tepeleri bırakmak zorunda kalmıştık. Jiyan arkadaşın bulunduğu tepeyi de kobralar roketlerle durmadan vuruyordu. Bu nedenle onlar da tuttukları tepeyi bırakmak zorunda kalmışlardı. Tek tek mesafeli bir şekilde tepelerden aşağıya doğru kendimizi bırakmaya başladık. KDP peşmergeleri kobra saldırılarından aldıkları güçle suikast atışlarına başlamışlardı. Jiyan yoldaş BKC’sini büyük bir dikkatle taşıyordu. Aşağı inişte gün boyu yaşadığı yorgunluğunu yeni yeni hissediyor olduğu belliydi. Adımları hissedilir düzeyde yorgunluğunu yansıtıyordu. Gün boyu güneşin kavurucu ışınları altında epey hareketli anlar yaşamıştı. KDP’lilerin cihaz konuşmalarından Jiyan arkadaşın bulunduğu grup tarif ediliyor, bu grupta kadın gerillaların olduğu belirtiliyordu. Üzerimize yoğun suikast atışları yapılıyordu. Mermiler kulaklarımızın dibinden vızıldayarak geçiyordu. Her an bir mermi herhangi bir yoldaşa isabet edebilirdi. Böylesi anları çoğu kez yaşamıştık. Her bir gerilla yoldaşın ölüm korkusunu aştığı anlardı. Defalarca yaşamımızın saniyelerin sırtında bir film şeridi gibi geçtiği zamanlar olmuştur. Barut kokusu genzimizi yakıyordu. Belleklerimiz kendini yeniler, Önderlikle yapılan özgürlük sözleşmeleri daha güçlü irade ve kararlaşmaya evrilirdi. Jiyan yoldaş da bu anları yaşamaktaydı. KDP güçlerine karşı büyük bir kin ve intikamla doluydu küçük yüreği. O henüz daha çocukken milislik yapan babası KDP tarafından tutuklanarak Duhok’ta gözaltında kaybedilmişti. O hep babasının bir gün döneceğine inanarak beklerken büyümüştü ama babası hiçbir zaman dönememişti ve şimdi Jiyan bir gerillaydı. Gerillaya katıldığı gün babasından kalma silahını alarak kendisi için olduğu kadar babasının da intikamını almak için savaşacaktı. Bu kez babasını beklemeyecek, babasının yolunu gözlemeyecek, kendisi babasına doğru koşacaktı. Babasının yüzünü doğan güneşe dönük ve güleç gözlerle karşılayacaktı. Babası belki gelemezdi ama Jiyan babasına gidecekti. Gerillada Sersingê şehrine karşı her nöbet tuttuğunda yanıp sönen şehir ışıklarını izler, nöbet arkadaşıyla birlikte babasını bu ışıklarda aramaya başlardı. Babasının Sersingê şehrinde gömülü olduğuna inanırdı. Bu yüzden sessiz gece monologlarını Sersingê’nin ışıklarıyla yapmayı alışkanlık haline getirmişti. Bu yöntemle babasına ulaşacağını düşünür ve her nöbet saatinde aynı şeyi ibadet edercesine büyük bir özenle tekrar tekrar yaşardı. İşte bu geri çekilme anında yine babasıylaydı ve yine o masum monologlara başlamıştı. KDP’nin eline yaralı geçmeyeceğini daima yoldaşlarına söylüyordu. Sanki merminin onu bulacağını bilir ya da hisseder gibi duruyordu. Bunu öylesine içten hissetmiş olmalı ki şayet yaralanırsa yoldaşlarının onu yaralı olarak bırakmamalarını sesli belirtiyordu. Bunları söylerken de bir anda düşünülen gerçek oldu. Jiyan yoldaş KDP ihanet güçlerinin suikast atışlarından nasibini almıştı. Mermi karnına isabet etmişti. Dudakları yarı aralık kısık bir sesle; “Beni yaralı bırakmayın” diyerek gözlerini sonsuz bir yolculuğa dikmişti. Bakışları sabitleşmesine rağmen gözlerindeki derin anlam, yüzündeki tebessüm henüz sıcacıktı. Jiyan yoldaş en sonunda hayaline ulaşmış, babasıyla kucaklaşmıştı.

Bulunduğumuz yerler deşifre olmuştu. KDP işbirlikçi güçleri ile birlikte bize karşı savaşan Türk ordu güçleri üst tepelere hakim olmuşlardı. Yukarıdan durmadan aşağıları tarıyorlardı. Kobralar da aralıksız geziyor, geri çekilme hatlarımızı roketlerle bombardımana tutmuşlardı. Mevcut gücümüzün de dönüşümlü bir şekilde geri çekilmesi için fırsatlar yaratılıyordu. Bazen de geri çekildiğimiz yerleri bizden önce düşman tutuyor ve yeni bir çatışmaya girmek durumunda kalıyorduk. Bulunduğumuz coğrafya doğal kayalıklarıyla bir labirent gibiydi. Bu arazi yapısı bize avantaj sağlarken doğal mevziler çatışmaya uygundu. Hem arazinin gerillaya uygun oluşu hem de gerilla çatışma taktikleriyle düşman istenilen düzeyde bize hakim olamıyordu. Her şeye rağmen herhangi bir mermi bizlerde adresini bulabileceğinden dikkatli ve duyarı hareket etmeye özen gösteriyorduk. Akşam karanlığı çökünceye kadar kovalamaca sürdü. Gece karanlığı basar basmaz yanımıza Jiyan’ımızı alarak geri çekilmeye başladık.

Çıkarılan öncü grupla birlikte gece karanlığına karışarak Serê Metina’nın yüksek tepelerinden aşağıya doğru süzülüyorduk. Düşmanın yaktığı ormanlıkların alevleri gecenin karanlığında çevreyi aydınlatıyordu. Bu aydınlık bizi deşifre edebilirdi. Olabildiğince yolumuzu farklı yerlerden, patika olmayan arazilerden sürdürmeye çalışıyorduk. Böyle olunca da yolumuz uzuyor, mesafe ve zaman iki katına çıkıyordu. Normalde bir iki saat mesafeler dört be saatte alınıyordu. Jiyan’ımız BKC’si ile birlikte yürümüyordu. Onu ata yüklemiştik. Atımız adeta neyi taşıdığının farkında gibiydi. Hiçbir zaman taşıdığının incinmesine, yere düşmesine izin vermemişti. O da ez az bizim kadar Jiyan arkadaşla birlikte zor anlar yaşamıştı. Defalarca Jiyan arkadaşla birlikte köylere inmiş, erzak çıkarma görevlerinde hep onunla olmuştu. Bu nedenle Jiyan’ımızın kokusunu çok iyi tanıyordu. Jiyan yoldaşı kaybetmek bizi çok derinden etkilemişti. Yüreğimiz sessiz sessiz gece karanlığında ağlıyordu. Gözyaşlarımızı yanaklarımıza değil içimize akıtıyorduk. Savaşta gözyaşlarımızı böyle akıtmayı öğrenmek zorundaydık. Yüreğimize akan gözyaşlarımızı yoldaşımıza bağlılığımızı ve mücadele azmimizi geliştirirdi. Her toprağa düşen can için aynı şeyleri birçok kez yeniden tüm sıcaklığıyla yaşamışızdır. Şehitlerimizin özlemleri, hayalleri, ütopyaları, hedeflerine ulaşma istemlerini biz geride kalanlar yarım bıraktıkları yerden devam ettirmeye, tamamlamaya çalışmaktaydık. Yaşama doğru anlamlar biçiyor, toprağa karışan her yoldaş için yaşayacağımıza içimizden sözler veriyorduk. Onlar için yaşamalıydık. Zor olsa da ağır görevlerimizi yerine getirmek zorundaydık.

Günün yorgunluğu gecenin yorgunluğuna eklenmiş, bizi halsiz bırakmıştı ama yine de durmadan yürüyorduk. Sabaha karşı Gulka noktasına ulaştık. Bu noktada bir süre kalacağımızı umuyorduk. Birkaç saatlik uyku imkanımız olmuştu. Hemen hemen dinlenmiş sayılırdık.

Toprağın deşilmesi gerekiyordu. Toprak ana doğurduğu ve en çok sevdiği kızını Jiyan’ı geri, karnına çekiyordu. Bu sonsuz bir bütünleşmeydi. İçinde ayrılıklara yer vermiyordu. Kadın yoldaşlar olarak bu bütünleşme anını Jiyan’ın en çok sevdiği temizliğiyle yapacaktık. Bir gün öne o nazlı genç vücudunu, sarı uzun saçlarını yıkamıştı. Bugün ise biz onun sevdiği uzun altın sarısı saçlarını yıkıyorduk. Saçları daha fazla toprağa kök salsın, her alana savrulsun, toprak özgürlük koksun diye, toprak yaşam olan Jiyan koksun diye altın sarısı saçlarını bütün bedenini kaplarcasına açık bıraktık. Jiyan açılmış saçlarıyla, narin bedeniyle yoldaşlarının omzunda usul usul toprak ana ile kucaklaşmaya yürüyordu. Toprağı bol olsun diye, hiç rahatsız olmasın diye, üşümesin, güneş sıcağında yüzü ve saçları kavrulmasın diye, KDP işbirlikçi ona ulaşmasın diye daha fazla küreklerimize yükleniyor, toprağı bollaştırıyorduk. Görünürde Jiyan’ı toprağa gömüyorduk. Oysaki gerçeğinde onu kalbimize ve gönlümüze gömüyorduk. O bizim için sürekli olarak parlayan, ışıldayan bir kuzey yıldızı olarak kalacaktı. Her gün bu yıldızla biz kadın yoldaşlar monolog içerisine girer, Jiyan’a ulaşmaya çalışırdık. Bu onun yöntemiydi. Babasına bu yolla ulaşırdı ve şimdi biz Jiyan’a ulaşmak için onun yönetimiyle ulaşma yolunu daha anlamlı buluyorduk. O bizim beynimizde, yüreğimizin içinde bir kuzey yıldızı olarak yer almaya başlamıştı. Askeri düzenimizde de parolamız olarak durmadan yaşıyordu ve daima yaşayacaktı. Yüreklerimiz her zaman sarı saçlı kuzey yıldızı Jiyan için çarpacaktı.

Gerillanın kaleminden