Bir özgürlük oluşumu olarak kadının varoluşu 2

kadinindilinden jineoloji site

Jineoloji açısından yöntemleri gözden geçirerek değerlendirdik. Jineoloji yöntem ayırımına gitmez, kendisini tek bir yöntem ile sınırlı tutmaz. Önemli olan kadın eksenli olması, toplumun ihtiyaçlarını karşılaması ve ahlaki-etik ilkeler içermesidir.

Jineolojinin en temel amacı özgür eş yaşamı oluşturmak, ortak, özgür yaşamı yaratmaktır. Bundan dolayı hiçbir zaman amaçtan uzaklaşmamalıdır. Bu temelde diğer yöntemleri eleştirirken de feminizmi eleştirirken de bu temeli esas alacağız. Bizim için önemli olan özgür yaşamın ne kadar esas alındığıdır. Kadınların tarih boyunca sarf ettikleri bir emek var ve feminist akım da bunun bir parçasıdır. Bunu reddetmek ve görmezden gelmek, emeklerini yok saymak gibi bir durumumuz söz konusu değildir. Bizim esas aldığımız şey özgür yaşamdır, bu bizim temel ilkemizdir. Jineolojiye dair birçok tartışma yürütülmüştür, bu tartışmalardan birisi de jineolojiyi nasıl ele alacağımıza dairdir. Toplumsal sorunları çözmeye çalışırken kadın olgusu üzerinde yoğunlaşmak, eşitlik ve özgürlük çabalarını kadın gerçekliğine dayandırmak, hem temel araştırma yöntemi hem de tutarlı bilimsel, ahlâki ve estetik çabaların temeli olmak durumundadır. Kadın gerçeğinden yoksun bir araştırma yöntemi, kadını merkezine almayan bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi hakikate erişemez, eşitlik ve özgürlüğü sağlayamaz.

Daha önceki tartışmalarda iki yönlü görüş açığa çıkıyordu. Birincisi jineolojiyi tek başına bir bilim olarak ele almak, diğeri ise sosyoloji içerisinde ele almak yönünde olmuştur. Aslında jineolojiyi kavram olarak bile ele alsak yaklaşımımızın nasıl olması gerektiği açığa çıkacaktır. Eğer ki jineoloji yaşam bilimi ise ve tüm toplumu kapsıyorsa o zaman zaten bizim sosyal bilimimizdir. Biz jineolojiyi toplumsal bilimin bir alt bilim dalı olarak ele alamayız. Çünkü bizim sosyal bilimimiz, kadın ve yaşam bilimimiz jineolojidir. Önderlik, bilimler için şöyle bir eleştiri getirdi: “Hastalıklar için patoloji gibi bir dilim dalı oluşturuldu ama kadın konusu için bir bilim anlayışı ve yaklaşımı geliştirilmedi.” O zaman kadın için gerekli olan bu bilim dalını jineoloji ile biz oluşturacağız. Önderlik, özgürlük sosyolojisinde dört döneme dikkat çekmişti. Uzun, orta, yapısal ve kısa sürelerden söz etmiş ve; “Tarih toplumdur, toplum da tarihtir” belirlenmesini yapmıştı. Biz de bu tespitlerden yola çıkarak kadının süre içindeki gelişimini takip edeceğiz. Mevcut sistemin tarih anlayışında süreklilik yoktur ve hep bir kopukluk bulunmaktadır. Toplumsal yaşamın oluşmasından günümüze kadar olan süreyi bizler uzun süreli olarak ele alıyoruz ama bunun yanında diğer süreleri parçalı olarak değil uzun sürenin içerisinde ele alıyoruz. ‘Tarih toplumdur, toplum da tarihtir’ perspektifinden yola çıkarak değerlendiriyoruz. Uzun süreli sosyolojide kadının dil, toplum, kültür, din, aile, erkek, çocuk, özgür yaşam ve ekonomi gibi ilişkileri ele alınmaktadır. Orta süreli sosyoloji ya da diğer adı ile yapısal sosyolojide neolitik (ana eksenli toplum yaşamı),  mitoloji gibi konuları ele alınmaktadır. Kadın eksenli yaşama karşıt olarak oluşturulan ataerkil yaşam da bu konu eksenli tartışılabilinir. Yine feodal dönemde, ortaçağda kadının rolü nedir konusu, toplumsal cinsiyetçiliğin gelişimi, yaşanan gelişmelerde kadının rolü de ele alınmaktadır. Kısa süreli sosyolojide ya da Önderliğimizin tanımlamasında olduğu gibi ‘an sosyolojisinde’ ise felsefe, bilimsel incelemeler, özgür toplum ve yaşam nasıl yaratılır bu bölümde ele alınmaktadır. Bu dört dönemi bilimin yani jineoloijnin temelleri olarak ele alabiliriz. Bu konuları incelerken amacımız yalnızca araştırma yaparak, eleştirilerde bulunmak olmamalıdır. Önderlik feminizmi eleştirirken aslında bizlere bir talimatta veriyordu. Feminizm için;                 “Bir kadın hareketi oluşurken ideolojik alt yapısı, örgütlülüğü ve eylemliliği olmalı” diyordu. Biri tek başına olmaz, ikisi tek başına da olmaz, başarıya ulaşabilmesi için her üç ilkenin beraber oluşturulması şarttır. Önderliğimizin feminizme yönelttiği eleştiriyi doğru anlamalı ve feminizmi aşarak kadın mücadelesini bu ilkeler temelinde büyütmeliyiz. Eğer ideolojik alt yapımızı oluşturmazsak, bunun örgütsel bağını yaratmaz ve eylemliliğe geçmezsek jineoloji de başarıya ulaşamaz. Sosyal bilimler toplumsal sorunları çözemedi ve bugün kendisini maskeleyerek bu başarısızlığını örtbas etmeye çalışmaktadır. Bizim en temel görevlerimizden bir tanesi de sistem bilimlerinin bu maskesini düşürmek ve onların karşısında jineolojiyi güçlendirerek toplumsal sorunlara en doğru çözümü sunmaktır.

Jineolojiye bağlı olarak incelenmesi gerekli olan bazı kavramlar:

Varlık bilimi, tarih, demografya, ekonomi, psikoloji, etik-estetik gibi kavramları incelenmektedir.

Varlık bilimi: Varlık, felsefenin temel kavramlarından birisidir. Var olan ya da var olduğu söylenen şey, varlık kavramının içeriğini oluşturur. İlk olarak Elea Okulu'nun öncüsü Parmanides tarafından kullanıldığı sanılmaktadır. Farklı felsefe okullarında ya da akımlarında farklı anlam katmanları ele alınmakta ve tanımlanmaktadır. Öznel ve nesnel varlık tanımları söz konusudur ve bu varlık kavramı özellikle varlık teorisinde (ontolojide) temel bir rol oynar. Var olanın varoluş durumu, ancak var olan şeylerle varlık arasında bir ayrım söz konusudur. Varlık var olanların her birinde mevcut olan niteliktir bir anlamda. Aristoteles varlığı var olanların içerisindeki özdeş olan nitelikler olarak belirtir. Bütün olanların genel kavramı. Gerçek varlık ve düşünsel varlık olarak iki ayrı şekilde belirtilir. Gerçek varlık varoluş olarak belirtilirken, düşünsel varlık öz olarak belirtilir.

Varlık bilimini incelerken öncelikle kadının varlığını tanımlayacağız. Kadınlar, bir varlık olarak kendilerini tanımlamaktan uzak kalmışlardır. Bu konuda Önderlik de şunları belirtti; “Öncelikle kadını tanımlamak ve toplumsal yaşam içindeki rolünü belirlemek doğru yaşam için esastır. Bu yargıyı kadının biyolojik özellikleri ve toplumsal statüsü açısından belirtmiyoruz. Varlık olarak kadın kavramı önemlidir. Kadın tanımlandığı oranda erkeği tanımlamak da olasılık dahiline girer. Erkekten yola çıkarak kadını ve yaşamı doğru tanımlayamayız. Kadının doğal varlığı daha merkezi bir konumdadır. Biyolojik açıdan da bu böyledir. Yaşamın doğası daha çok kadınla bağlantılıdır. Kadının toplumsal yaşamdan alabildiğine dışlanması bu gerçeği yanlışlamaz, tersine doğrular.” Bunun yanında evrenin amacına yönelik de; “evrenin amacı özgürlüktür diyesim geliyor.” dedi. Eğer evrenin amacı özgürlük ise ve evren bizi yaratıyorsa, biz evrenin ifadesiyiz ve özgürlüğün bir ürünüyüz. Bu doğalında bu şekildedir. Evren kadın ve erkek olarak insanı yarattı, cinsleri yaratarak kendisini çoğalttı. Çoğalmak evrenin özgürlük ifadesidir. Evren kendisini bu şekilde çoğalttıktan sonra kendini çoğaltabilme yani özgürlüğü devam ettirebilme özelliğini kadın cinsine verdi. Ne şekilde yaşarsak yaşayalım, ne kadar kölece yaşarsak, ne kadar insanlık dışı yaşarsak yaşayalım, sonuç olarak bir özgürlük istemi temelinde varolduk. Bu yüzden kendimiz ile evren arasında bir bağ kurabilmeliyiz. Şöyle düşünelim; yaşadığımız yüzyılda kaç insan gerçek aşkı yaşıyordur. Günümüzde hiçbir kadın ve erkek arasında gerçek aşkın yaşandığını iddia edemeyiz. Yaşananlar daha çok bizlere öğretilenlerdir. Oysaki insan evren ile varoluşsal bir bağ (buna aşk da diyebiliriz) oluşturmazsa ve varoluşsal bir ilişki kuramazsa yaşayamaz. Şu anda kadın ve erkek arasında yaşanan ilişkiler daha çok tecavüz içerikli ilişkiler. Böylesi ilişkiden sonra dünyaya gelen insanlar da yaşamlarına herhangi bir anlam katmazlar. Çünkü dünyaya gelmelerine yol açan nedenlerde bile herhangi bir anlam bulunmamaktadır. İçinde bulunduğumuz toplum ve sistem gerçekliğine baktığımızda da bunları çok net bir şekilde görmemiz mümkündür. Bu yüzden de özellikle biz kadınlar evren ile bağ kurmalı, evrensel iradenin sonucu olarak varolduğumuzu bilmeli ve yaşam amacı oluşturarak kendimizi evrenin amacına ulaştırmamız şarttır. Bu bizim olmazsa olmazımız olmalıdır. Kendimizi bir anne ve babanın yarattığı bir varlık olmanın ötesinde evrensel bir iradenin yaratımı olarak görür ve yaşama bu şekilde anlam katarsak özgürlüğe daha yakın oluruz. İnsanın kendisini doğa ile yakınlaştırması çok önemlidir. Doğada yaşanan değişim ve dönüşümü kendi varlığında hissetmesi ve kendini bu temelde çoğaltması çok önemlidir. Eğer ki Önderlik; “evrenin amacı özgürlüktür diyesim geliyor" ifadesini kullanıyorsa o zaman evrenin ne yaptığını bilmemiz gerekiyor; evren öncelikli olarak kendisini çoğaltıyor, (doğuruyor, bunu bedensel çoğalmadan çok zihinsel çoğalma olarak ele alıyoruz) çeşitleniyor, farklılaşma yaratıyor ve varoluyor. Bunlar evrenin kendisini geliştirmedeki dört önemli adımıdır. Öyleyse bizler de yaşamı anlamlı kılabilmek için bu dört adımı kendimizde gerçekleştirmeliyiz. Bunları gerçekleştirirsek yaşamımız anlam kazanır. Bu konularda kendimizi geliştirmez ve yoğunlaşmazsak kendimizi ne kadar eylemsel kılarsak kılalım anlama yani özgürlüğe ulaşamayız. Kadında bulunan enerji erkekte bulunan yaşam enerjisinden çok daha fazladır. O zaman nasıl bir enerjiye ve akışkanlığa sahip olduğumuzu bilmeli, erkek ile aramızdaki farkı görebilmeliyiz. Varoluş sorunlarımızı doğru tespit ederek doğru cevaplara ulaşabilmeliyiz. Enerji tüm maddelerde bulunmaktadır. Ama şeylerin yani maddelerin enerjisi daha statiktir. Oysa kadın ve erkekte bulunan enerji süreklilik ifade eder. Bunun yanında kadının çoğalma özelliği bulunmaktadır. Elbette ki insanın çoğalmasında erkeğin de rolü vardır, bu inkar edilemez ama bizler çoğalmayı yalnızca cinsel birleşmede oynanan role bağlayamayız. Yaşam yalnızca doğurmak ile sınırlı tutulamaz. Doğum bunun bir parçasıdır. Kadın, doğum dışında dünyaya getirdiği canlının yaşam ortamını ve savunma mekanizmasını oluşturuyor. Kadın kendi bedeninde yaşamın devam edebilmesi için ürün (süt) oluşturmaktadır. Bu kutsal bir durumdur. Yine anne ve bebek arasında bulunan göbek bağı fiziksel olarak kesilse de anne ve çocuk arasındaki bağ yaşam boyunca devam eder. Bunu sadece bedendeki maddesel bir oluşum olarak ele alamayız. Bu evrenin bize verdiği bir roldür. 

İnsanın mikro kozmos yani mikro evren olduğu ifade edilmektedir. Daha doğru olanı kadının mikro kozmos olduğudur. Çünkü kendini çoğaltan kadındır. Bunu sadece bir çocuğu dünyaya getirmek ile sınırlandıramayız. Kadın bunun yanında yaşamı da çoğaltan, oluşturandır. Kadın yaşadığı aylık regl süreçlerinde bile kendini yenileme ve yeni bir canlı oluşturma potansiyelini meydana getirmektedir. İşte bu fiziksel potansiyelin zihinsel potansiyele dönüştürülmesi çok önemlidir. Kadının yaşamdaki akışkanlığı yaşamın devamlılığı açısından büyük rol oynamaktadır. Kadınlar bu enerjilerinin farkında olmadıkları için kendilerini kendileri ile birlikte yaşamı anlama ulaştıramıyor, yenilik yaratamıyor. Oysaki varolan potansiyel farkındalık kazanır ve kullanılırsa çok büyük gerçekleşmeler yaratılabilir. Bizler kendimizi formlara yani biçimlere koyduğumuz için bu çıkışları yapamamakta ve mevcut enerjimizi kara deliğe atmaktayız.

Önderlik, canlılığın kendini korumasına ve devam ettirmesine örnek olarak gül teorisini ortaya koymuştu. Gül kendisini savunmak için dikenlerini oluşturur ve bu yolla kendisini koruyarak varlığını devam ettirir. Bu gülün (tüm canlıların) bir zekası olduğunu gösterir. Öyleyse kadın da varlığını korumak için kendisini çoğaltır. Çoğalma evrenin zekası sonucu gerçekleşir. Tabii burada çoğalmayı salt biyolojik bir durum olarak ele almamalıyız. Gül de olduğu gibi, eğer gül devamlılığını ve savunmasını sağlayabilmek için diken oluşturuyorsa bu onun zekasını gösterir. Kadın da bu şekildedir; doğurganlık evrenin zekasının bizlere yansımasıdır. Kadının enerjisi kesinlikle doğurganlık ile sınırlı değildir, yarattığı toplumsallıktan da anladığımız gibi mevcut enerjisi onu bir yaratıcı haline getirmektedir.

Her maddede enerji farklılığı bulunmaktadır. Kadın ve erkekte de enerji farklılığı bulunmaktadır. Bu farklılığı yalnızca anatomik bir farklılık olarak değerlendiremeyiz. Kadındaki enerji akışkanlığı onun varlık sebebidir. Eğer enerji akışkanlığını yitirirse özgürlüğünü de yitirir. Enerjinin akışkanlığı özgürlüğü ifade eder. Enerji bir forma dönüştüğü zaman yeni bir anlam kazanır ama bu form kendini yenilemez ve statik bir boyut alırsa orada kölelik başlar. Neolotik devrim kadın enerjisinin form kazanmış halidir. Neolitik öncesi form yoktur. Neolitik devrim ile birlikte yaşam yaratılarak sistemsel bir oluşum yaratılmaktadır. Kadının yarattığı bu sistemde erkekler de yer almaktadır. Neolitik süreçte varolan enerji akışkan olduğu için özgürlük söz konusudur. Ama ataerkil sistemde, yoğun analitik zekadan dolayı yeni bir forum oluşturulmaktadır. Bu daha çok iktidar eksenli bir form kazanmadır. İktidar eksenli form akışkanlık özelliğini yitirir ve donar. Bu yüzden erkekten yola çıkarak yaşamı tanımlayamayız ama kadından yola çıkarak yaşamın tanımını yapmak olanaklıdır. Bunun içerisinde yalnızca kadının yaşamını esas almak doğru değildir. Özgür kadın olmadan yaşam olmadığı kadar, özgür erkek olmadan da yaşam olmaz. Önemli olan egemen sistemin yarattığı özelliklerden sıyrılarak özgür yaşamı oluşturabilmektir. İktidara yakın olmak enerjiyi dondurmak ve özgürlükten uzaklaşmak anlamına gelmektir.

İnsan oluşumuna ilişkin bir diğer yanılgılı yaklaşım da aslında analitik ve duygusal zeka olgularını tanımlamaktan kaynaklanır. Şimdiye kadar sürekli kadının duygusal zekasının erkeğin de analitik zekasının olduğu dile getirilirdi. Bu yanlış bir yaklaşımdır. Doğru olan her iki zeka türünün bütünleşme olayıdır. Uyum sağlayabilmesidir. Bunun olması için de öncelikli olarak her iki zeka türünü tanımlayabilmek gerekir. Analitik zeka; kurgu yapabilen, plan geliştirebilen zekadır. Yani insanı insan yapabilen analitik zekadır. Önderlik hakikati tanımlarken şunları dile getiriyordu; “İnsan kendi anları dışındaki anları yaşayabilen, öncesi ve sonrası olabilendir.”  Öncesi olan mirastır. Kültür, yaşam kültürü an öncesinin mirasıdır. An sonrası olan ise gerçekleşecek olandır. Yani öncesi ve an’ının tahlilleri yapılarak geleceğe dönük ne yapılacağı konusunda planlama yapılır. Demek ki insan – ister erkek ister, kadın olsun-  analitik zekaya sahiptir. Analitik zekaya sahip olmayan, insan değildir.  Ahlak ilk kurallar ise bunu oluşturan kadındır. Demek ki kadının analitik zekası ön plandadır. Aslında yanılgı yaşanan nokta ahlakın duygusal bir olguymuş ya da bunun tersi bilim analitik bir olguymuş gibi algılanmasıdır.