Gül üstüne

DILZAR DİLOK

onderlik sibat2017

Gül diyorum, duruyorum.

Ardımda bıraktığım ses dizesinin, belleğimin ardında bıraktıklarını anımsamaya çalışıyorum. Bu sözcüğün tüm anlamlarının yüreğimde bıraktığı pozitif algılamaları sıraya dizdikçe, gül kokuları sinmiş gibi oluyorum yürek evime.

Gül diyorum, duruyorum.

Kış mevsiminin arifesinde, dağların gölgesine yaslanmış yüreklerin sıcaklığıyla ısınıyorum, onların düşünü kuruyorum. Gülünce yüzünde güller açan, yüzümde güller açtıran bir gerilla arkadaşım “gül” diyor. Gül kokusunun insanın derisinin altına işleyen keskinliğini çekiyorum içime.  “Gül” diyor bir gerilla arkadaşım, gülüyorum. Gül diyoruz ve gülün yokluğunda, biraz daha derinine bakıp, bakarken salt maddeci bir bakış açısından sıyrılarak biraz düşündüğümüzde, içimize dolan doğanın mucizeviliğini tüm çiçeklerde görüyoruz.

Her yazar veya şairin güller üstüne yazacak bir şeyleri muhakkak olmuştur. Hiçbir kalem gülün kutsiyetinden koparamamış gibidir kendini. Umutsuz aşkını ilahileştiren Fuzuli’den, lale devriyle hatırlarda yer edinen Şair Nedim’e, Pir Sultan’dan Şah Hatayi’ye tüm divan ve halk şairleri gülsüz, ifadesiz kalmış gibidirler. Gülün esintisini hep tenlerinde duyumsayarak yazmışlardır.

Şairler başı çekse de hemen herkesin gül üzerine yazdığı ya da söylediği bir şeyler vardır. Kimilerine göre umut ve aşk anlamını taşıyan gül, kiminde kusursuz güzelliğin ve mükemmelliğin sembolüdür. Botanikçilerin, yabani güllerle birlikte iki yüz çeşit gül olduğunu belirtmeleri ozanlar için bir anlam taşımaz. Çünkü onlar güllerin çeşitlerini ya da tasnifini değil, gül ve maşuk oluşlarını görürler yalnızca. Asur kralı Nabukadnazar’ın kendi sarayını döşemek için kullandığı güllerin İran’da gül yağı çıkarmak için üretildiği söylenir. Yunanlılar’da mitolojik bir anlatıma bürünen gül, Afrodit’in ilk eşi olan Adonis, Mars tarafından öldürüldüğünde akan kanından oluştuğu söylencesine konu olur. Afrodit’in çiçeği denmesi bu nedenle gula muhammediye adlandırmasının öyküsüne benzemektedir. 

Saray kültürü geliştikçe güzellik sembolleri öyle çok sıradan ve günlük olarak tüketilir ki güzelliği sıradanlaştırmak bir yana anlamdan uzaklaşılır. Karşılama töreninde üzerine dökülen güllerin altında boğularak ölen ziyaretçi örneği, Roma saraylarının yaşamını açıklayan tarihsel bir örnektir. Tasavvuf ehli olanlara göre gonca gül birliği, açılmış olgun gül ise çoğalmayı temsil eder. Evrenle olan birlikteliğe kendinle olan buluşma ve açılarak can sırrına açığa vurma, gönüllere girme de diyebiliriz buna.

Gülün bülbülle hikayesi bir ikilem olarak anlatılır hep:

Hicran ve acı.

Bülbülün, yüreğine batan gül dikeni ömrünün sonu olsa da güle verdiği kızıllıkla yaşam bulması gibi ya da:

Yaşam-ölüm.

Ya da güle şiirler, şarkılar söyleyen güzel sesli bülbülün çağırmaları ve gülün nazlı, işveli susuşu, ardından utançtan kızarması:

Aşık-maşuk.

Gül ve bülbül üstüne anlatılanlar neden hep ikilemlere sığdırılmıştır acaba?

Mem Zin’den vazgeçse, çimen yeşilden, balık denizden elçekse, kuşlar göklerden, gülün kızılı dökülse, lalenin yalnızlığı bozulsa, turnalar kanatlarını bırakıp gitse yanı başımıza, ne yaparız? Neye tamamlanış deriz, neye kopmaz bağlılık ve neye olmazsa olmaz? Şartlı ve ikilemlerin sınırında düşünmenin insan zekasında yarattığı harap bölgede oluruz böyle zamanlarda. Bunların dışında yaşamı düşünemeyiz. Çünkü bunların dışında yaşam, ölmektir bizde. Ya da çocukça korkular deyip avuntularda kayboluruz. Ölümüne sevgi, muhayyel muhabbetler, mümkünü çaresi olmayan vuslatlar ve daha birçok acı kaynağı. Ortadoğu edebiyatının yüreğine acı bir türkü gibi yerleşen bu kavuşmasızlık iklimi, bir şeylerden koparıldığımız ya da hazinelerden daha değerli bir şeylerin elimizden zorla alındığı hissini verir her zaman. Yüreklerimizde hep bir ayrılık yarası olmasına sebep, toprağımızdan bir şeyler olsa gerek. Yoksa neyimize lazım, elimizin altında dünyanın her köşesine gidebileceğimiz iletişim imkanları, artı sınırsız bilgiye ulaşma gibi bir servet, artı herkesin kendine yetebilirliği, artı kanserleşen hastalıklarımız varken, bu büyük buluşmalar çağında bu ayrılık feryadı, bu başkaldırı eğilimi neyimize lazım…

Ama henüz unutmadık bireycileşmenin insanın ölümü olduğunu.

Ve toprağımızdan sebep acılarımızın dışa vurumunun bir biçimi olan şiirlerimizde kendi yerimize bülbülü inletişimizin kaynağını unutmadık.

Gül diyorum.

Sıcak çöl esintilerinde bile gülü düşünerek serinleyen ve gülü yazarak ferahlayan şairlerin yüreğine yerleşen gülün güzelliği midir sadece, yoksa bu güzelliğe sığınmış kozmos güzelliği mi? Anlatılan hikâyeler gülün güzelliği ve ona olan aşkından dolayı dikenlere katlanması gereken bir bülbül üstünedir. Bülbülün katlandığı acıları sevginin bedeli olarak görmek Ortadoğu insanına zorla, hileyle, yalanla giydirilmiş bir bakış açısının, bir köleleştiren teorinin ürünüdür. ‘Gülü seven dikenine katlanır’ denir en naif ifadeyle. Sevdiklerimizin kötü yanlarına katlanmamız gerektiği öğütlenir bu halk deyimiyle. Kimi zaman bazı şeylere katlanmak da yaşamın bir parçası olur ama bunu sevginin merkezine yerleştirmek, yaşamanın bir şartı haline getirmek, bizleri başka bir şeye katlanmaya yönlendirir niteliktedir. Öyle ya, kadınlar da özel evlere, kontratlarla bağlanırlar ve ardından da bu bağlara katlanmaları gerektiğine inandırılırlar. Katlanmanın kökeninde insanı köleleştiren bir şeyler vardır. Haksız maruz kalışlar ve bu maruz kalışlara sessiz kalışları çağrıştırır katlanma kelimesi. Bir anlamda iradenin dışına çıkma, iradesizleşme. Oysaki gül, dikenleriyle birlikte oluşmuş bir evren iradesidir. Özgür bir varoluştur. Bu oluşu kendi algımızla tam tersine çevirmemiz bir haksızlıktır özünde.

Gül deyince aklımıza kırmızı gül gelir, ama beyaz, sarı, pembe güller de vardır ve gülün her rengine bir anlam biçilmiştir. Gülün, özelde kırmızı gülün sevgi sembolü olması, yürekle ilgili olması, bülbülün kalbine batan dikenlere ve gülün üstüne düşen kan damlasına bir atıftır. Tekrar tekrar acılarla düğümlenen anlamlara ulaşmaktan sakınarak ilerlemeye çalışıyor ve en çok ortaklaşılan anlama geliyorum. Aynı dünyanın, aynı göğün ve havanın insanları olarak güle verdiğimiz ortak anlam, güzellik ve sevgidir. Her ne kadar en’leri çoğaltmak, bizim güle verdiğimiz ortak anlamı pek fazla değiştirmese de, en yücesi, en anlamlısı, en değerlisi, en sadesi, en gelişkini, en doğalı ve en temizi budur bizlerin verdiği anlamın: Gül, sevgi ve güzelliktir.

Tüm bunlara rağmen, bu dünya insanının mevcut kavrayış ve his ortaklığını aşan bir gül anlayışı vardır bugün, o da Önderliğimizin gül kavrayışıdır. Önderliğimizin ‘Demokratik Toplum Manifestosu’ adlı savunmalarında gül teorisi adını verdiği belirlemeleri, mikro evren olan bizlerin, parçası olduğumuz evreni kavrama çabamıza ışık olmaktadır.

“Biyolojik alemdeki büyük çeşitliliği ve evrim kademelerini değerlendirmek ana perspektifimiz dahilinde mümkün görünmekte ve kolaylaşmaktadır. Bitkilerle hayvanlar alemi arasındaki geçişi canlı ve cansız moleküller arasındaki geçişler sayesinde daha kolay algılayabiliriz. Bilim bu konularda epeyce mesafe kaydetmiştir. Tüm yetersizliklerine ve açıkta kalan sorulara rağmen, ciddi anlam zenginliklerine kavuşmuş durumdayız. Bitkiler evreni başlı başına bir mucizedir. İlkel bir yosundan harikulade bir meyve ağacına, çimenli ortamdan dikenli güllere uzanmak canlılık yeteneğinin gücünü göstermektedir. Hele gülün güzelliği oranında dikenleriyle kendini koruma bağı arasındaki ilişki, en anlamaza bile bir şeyler anlatabilir.

Eğer bir gül ağacı kadar dikenleriyle güzelim güllerini savunmak için dikenlenmek gerekiyorsa bunu yapmak, anlam gücü belki de sonsuz güzellikte olan özgür insan yaşamının savunulması uğruna savaşımı bilmektir. Bir bitki olarak gülün bile dikenleriyle kendini savunmak istediğini göz önüne getirdiğimizde, bu demokratik otorite paradigmasına ‘gül teorisi’ demek isterim.”

Kendini savunmak evrenin bir özelliğidir ve tüm mikro evrenlerde de bu mekanizme mevcuttur. Bu yazıda, gül teorisi ile anlatılmak istenen öz savunma anlayışı değildir anlatmak istediğim. Önder Apo’nun gül kavrayışı bir kere gülün güzelliğinde evrenin güzelliğini görme derinliğindedir. Gül ile sınırlandırılmış, salt görüneni ele alan, bunun derinindeki anlamın arayışında olmayan bir güzellik değildir. Gülün güzelliği, gül oluşundandır. Kendini her an güzelleştiren ve geliştiren evrenin bir yansıması olduğundan güzeldir gül. Ve gülün güzelliğini kavrayabilecek yürek güzelliğinde olmak, insanın güzelliğine ve zekasına işarettir. Dikenler, gülün güzelliğine ulaşmak ya da sahip olmak için varolan ve katlanılması gereken araçlar değildir. Bu yaklaşım evrenin kendini yaratışına bir nesneleştirme rolü atfetmektir ve hakikatten uzaklaştıran bir kavrayış, bir yanlış algılamadır. Aslında gülü sevenin dikenine katlanması gerektiğine inanmak, kendi algılama sınırlarını tüm köleleştiren ikilemlere teslim etmektir. Bunu kabullenmek evrendeki oluşumları, sevilecek olanlar ve katlanılacak olanlar şeklinde, bir kısmını özneleştiren, öteki(!) kısmını ise nesneleştiren bir yaklaşımdır. Önder Apo, gülün dikenlerini, katlanılması gereken bir nesne olarak görmez. Aksine Önderlikte, kendinin farkında olan bir oluşun, kendini tamamlamasıdır dikenlerin varlığı. Evrenin kendi amaçlarından olan özgürlük, gülün varoluşu için düşünüldüğünde, kendi makro oluşumunu gülde mikro olarak gözlemleyen evrenin kendini koruması diyebiliriz buna. Çünkü oluşla birlikte başlayan beslenme, barınma, çoğalma ve korunma gibi edimler, evrenin kendini yaratma aklı olarak tüm mikro evrenlerde de yaşanmaktadır.

Patlamamış bir tomurcuğun içinden ne çıkacağını, nasıl bir şeyin çıkacağını ve nasıl renklere bürüneceğini, hiç kimse hiçbir zaman net olarak önceden belirleyemez. Ve bu tomurcuktan kızıl renkli gülü oluşturan taç yaprakların, çanak yaprakların, polenlerin ve dikenlerin oluşması, bütünlüklü düşündüğümüzde evrendeki zeka, gözlerimizin önüne seren tarzdadır. Tomurcuğun farklılaşarak muhteşem güzellik ve anlamdaki gülün oluşması bir zeka örneğidir. Kendini evrenin en akıllı varlığı sayan uygar insan, evrene bakış açısındaki darlık, sınırlılık ve ikilemlilikle bir anlamda en akılsız olduğunun, daha doğrusu aklını bu tarz kullanmanın felaketle sonuçlanacağının farkına çok cüzi de olsa varmış gibidir. İnsanın analitik aklını kullanmaya başlamasıyla büyük gelişimler katetmesinin önemi yanında zamanla, uygar insanın doğadan kopması, kendini doğaüstü sayması, en güçlü ve gelişkin varlık olarak ele alması, büyük bir zayıflığın göstergesidir. İnsan merkezlilik öyle bir düzeye gelmiştir ki, gülün, insanlar (ya da gül ile ilişkisinde özne addedilen bülbül) onu seyretsin diye, dikenlerin de insanlar ona katlansın diye varolduğuna inanılmış, bu algılayış farz kılınmıştır. Tersi abestir bugün. Doğal olarak bu algının dışına çıkmak uygar insandan uzaklaşmanın başlangıcı olma riskine ve şansına da sahiptir. Önder Apo bu riski göze aldığı gibi bu şansa da sahip olmuş ender insanlardandır ve bu kavrayışı O’nun özgür insan düzeyinin derinliğidir. Çünkü bu kavrayış evrenin bir amacının da özgürlük olduğu bilincini oluşturur. Bitkisel hayat, insansal hayattan çok çok önce oluşmuştur. Bu halde bile bitkiler dünyasına yıkıcı bir insan merkezli perspektiften bakmak bir yanılgıdır.

Önderliğimizin gül teorisindeki bir amacı da budur.

Gül diyorum.

Gülümsüyorum ve gül diyorum bu defa. Gülmenin her insana yakıştığı gerçeğinin farkında olarak ve yüzünde güller açan gerillaların yürek esintisiyle, gül diyorum. Evrenin güzelliğini ve zekasını yansıtan, güller açsın hepimizin yüreğinde.

Özgürlük kavrayışı gülleri hem de…

Şairin, tüm acıların üstüne işlememizi öğütlediği gül, işte bu gül olsun diyorum.