Laleş’e Ayak Basan Gerillalar…

 

 

lales

Ağustos ayının sonuna doğru Gare’ye bir görev için geldim. Kampımızın bulunduğu yer Gare’nin en güney yamaçlarında, ormanı gür bir yerdi. Ancak Gare dağı eteklerinde kavurtucu bir sıcaklık vardı. Doğa adeta içinde olduğumuz bu sürecin kavurucu sıcaklığını ruhumuzda olduğu gibi fiziğimizde de hissettirmek istiyordu.

Semalarda aydınlatan, hayat veren ama aynı zamanda gazabından kaçılamayan güneş mi yakıyordu canımızı. Yoksa bu günlerde insanlığın başına musallat olmuş her yerde dehşet saçan saldırılarıyla gündemimizde olan DAİŞ mi daha çok diye soruyordum kendime. Her yerde tüm yoldaşların dilinde, sözünde, gündeminde olan DAİŞ in Kürt halkına yönelik saldırıları konuşuluyordu. DAİŞ e karşı cephede savaşma önerisinin yoğun yaşandığı, buna dönük hazırlıkların yapıldığı, hareketli sıcak bir süreç yaşanıyordu. Bu zalim örgütün nereden çıktığına, kimlerden destek aldığına ve amacının ne olduğuna yoğunlaşılıyordu. Bu faşist çeteler karşısında daha nasıl ve hangi yöntemlerle saldırı hamlelerini geliştirmek gerektiği üzerinden tartışılıyordu. Her yerde ve her tartışmada DAİŞ vardı. DAİŞ’in özellikle Şengal’de yaptığı katliam her an kinimizi öfkemizi bilemeye yol açıyordu. Bense bir taraftan DAİŞ üzerinde tartışıp yoğunlaşan yoldaşlara yoğunlaşırken diğer yandan da DAİŞ’in neden Şengal’i ve Yezidi Kürt halkını hedef aldığını sorguluyordum. Sadece binleri aşan kadının kaçırılıp meçhule doğru gittiklerini duymak bile tüylerimizi ürpertmeye yetiyor. Kim diyebilir ki köle alıp satımı ortaçağlarda kaldı veya ortaçağa ait olduğunu. Tarihin en büyük katliamlarından olan Ezidi Kürtlerin yaşadığı katliamın şokunu yaşadığımız bugünlerde tarih yeniden tekerrür ediyor adeta. Yaşadıkları inanç ve kültürden dolayı tarih boyunca hep kanlı katliamlarla, göç ettirmelerle yüz yüze gelen Ezidi Kürtlerinin yaşadıkları trajediler bitmek bilmiyor. 74. Ezidi Fermanı olarak tarihe geçen bu seferki DAIŞ’in yapmış olduğu Ezidi katliamı, bu yüzyılın en büyük katliamlarından biri oldu. Ortadoğu halklarının başına büyük bir bela olarak getirilip korkunç katliam yapan zalim DAIŞ örgütü başta Kürdistan olmak üzere Irak, Suriye’de ilerlemeye devam ediyor. 10 Haziran’da Musul’u bir gecede ele geçiren DAIŞ’in önünde ciddi bir engel olmayınca yönünü Şengal ve Maxmur’a verdi. 3 Ağustos’da Şengal katliamı, ardından Maxmur’a saldırı yapıldı.

DAIŞ’in Kürdistan ve Ortadoğu’ya dönük gerçekleştirdiği bu vahşet karşısında duracak ne bir ordu ne de bir devlet vardı. Bunun için DAIŞ rahatlıkla ilerliyor, önünde karşı koyacak her hangi bir direniş görmüyordu. HPG-YJASTAR güçleri olarak 6 Ağustos gününden itibaren Güney Kürdistan’da DAIŞ’e karşı hamleyi başlatmış olmamız halklar açısından büyük umut haline geldi. Gerillanın varlığı direniş ruhuna bir çağrı olma niteliğindeydi. Kısa zamanda büyük ses getirdi, dünyanın gündemine oturdu. Bu süreçte DAIŞ karşısında tek direnen, mücadeleci gücün partimiz PKK olduğu anlaşılmış oldu. PKK’nin yaratmış olduğu bu direniş, Kürdistan başta olmak üzere Ortadoğu’da ve dünya da büyük ses getirdi.

Ezidilerin yaşadığı büyük trajedi hala devam ediyor. Binlerce Ezidi öldürüldü, yüz binlercesi katliamdan zar zor kurtulabildi. Şengal dağı her zamanki bir kez daha sığınılan yer oldu. Tıpkı geçmiş tarih de olduğu gibi. Dağlar yine Kürtlerin en güvenilir mekânıydı. Dünyanın gözleri önünde yüz binlerce insan DAIŞ’in korkunç saldırıları altında, kızgın güneşte, aç susuz Şengal dağında, çaresizlik içinde kurtarılmayı bekledi.   Ancak Şengal dağında yaşanan bu katliama yine sessiz kalındı, ciddi bir çaba gösterilmedi. Sadece YPG-YPJ’nin Rojava’dan Şengal dağına açtığı güvenlik koridoru büyük bir fedakarlık ve görkemli bir direnişle yüz binlerce Ezidi’nin hayatını kurtardı. Tarihin en büyük kurtarma operasyonu yapıldı. DAIŞ’ın katliamlarının zirvede olduğu, baş kesmeleriyle korku saldığı, kadınları kaçırdığı en zor süreçte böyle bir koridorun açılması çok büyük bir başarıdır. Kavrultucu sıcaklıkta, aç susuz, çöllerde çocuk, yaşlı, kadın, hasta vs demeden kilometrelerce uzayan insan kafileleri yürek yakan görüntüleriyle unutulmaz izler bıraktı. Büyük bir dram olarak tüm insanlığın hafızalarında yer almaya devam edecektir her zaman. Şengal dağında, günlerce, kızgın çöllerde ayakkabısız, toz içinde yürüyen insanlar susuzluktan yanıp kavruldu. Yüzlerce çocuk susuzluktan annelerinin kollarında öldü. İnsanların yüzleri çöl tozlarından görünmez oldu. Ya kadınlar, ganimet olarak kaçırılan kadınlar, binlercesi bir gece vaktinde ansızın DAIŞ vahşetinin saldırısıyla köle pazarlarında satılmak üzere götürüldü. Ve karanlıklarda yitirildi nice isimsiz kadın… Bundan daha büyük bir katliam, vahşet olabilir mi? Günlerdir Ezidi topraklarında kan, gözyaşı, ağıtlar ve havar sesleri yükseliyor gökyüzüne doğru… Koca çınar, yaşlı kadın ve erkekler hüngür hüngür ağlıyor Şengal’de… Yürek burkan manzaralar. Yazık çok yazık Şengal’e… Keşke yer yarılsaydı da insanlık bugünleri görmeseydi…

Tarih de olduğu gibi günümüzde de böyle göçertildi halklar kutsal topraklarından. Binlerce insan topraklarından, kutsal yerlerinden terk ettirilmek zorunda bırakıldı. İşte bugünde Ezidiler kutsal mekânlarından kopartılıyor. Ezidi göçü tüm hızıyla devam ederken buna dur denilmemesinin anlamı nedir acaba? Kürdistan’ı boşaltmanın bir planı da böyle konuluyordu devreye. Günlerdir her yerde Ezîdi insanların yürek parçalayan yaşam mücadeleleriyle karşılaşıyoruz. Büyük bir göç dalgası var, dünyanın birçok yerine. Tıpkı 88 yılındaki gibi Halepçe katliamından sonra ve Saddam’ın Enfal katliamların ardından yollara dökülen yüz binlerce insanın yaşadığı trajediye benzer görüntüler var. Yürek yakıyor bu göç manzaraları … Bir gecede köyler, şehirler boşaltılıyor…Topraklarından kaçmak ama nereye?… Gidilen yerlerde kurtuluş var mı acaba? Daha nereye kadar kaçılabilinir ki… Oysa direnmek, bilinçli olmak, örgütlü olmakla ancak daha büyük felaketlerin önünü alabilir. Örgütsüz bir toplum olmanın, kendini savunacak bir toplum olamamanın bedeli katliamlara açık olmayı ifade ediyor. Yaşanan bu katliama baktığımızda Önder Apo’nun çok öncesinden yapmış olduğu uyarılar ve öngörüsü doğrulanmış oldu. Halkı koruyacak gerekli tedbirleri alabilmiş olsaydık bu katliam yaşanmayacaktı. Ağlamak, sızlamak çare değil. Yaşanan büyük acılardan ders çıkarabilmemiz gerekiyor ki daha başkalarının da önünü almak için.

Evet Musul ovasına, Güney’in cehennem çöl sıcaklığına en yakın dağımız olan Gare’de hummalı bir yaz yaşanıyordu. Savaşın yoğunluğu içerisinde duyguların da yoğunlaştığı bir zamanda Gare’de olmak bu kez daha farklıydı. Gare’ye farklı bir görev için gelmiş, çalışmamızı bitirmiş, tam geri dönmek üzereyken Metina’ya doğru, aniden Laleş’e gidiyor olmak büyük bir sürpriz oldu. Delal arkadaş’ın “Laleş’deki kadın gücünü gidin görün, bir toplantı yapın, Ezidi kadınlarının örgütlenmesine ilişkin perspektifi netleştirmek gerekir ” şeklindeki sözlerinden sonra Norşin arkadaş’ın sorumluluğu altında bizde bu çalışmaya böylece, ani bir biçimde dahil olduk. Ezidi katliamından sonra DAIŞ saldırılarına karşı Ezidi halkımızı korumak için, saldırıları kırmak için, Güney Kürdistan halkımızı savunmak için süratle Kerkük, Maxmur, Şengal, Laleş ve Duhok’a dağdan doğru gerillanın müdahalesinin yaşandığı bu günlerde Laleş’de mevzilenen bu yoldaşlarımızın yanına gitmek büyük bir şanstı gerçekten. Mücadele tarihimizde ilk kez Gerillanın Şengal ve Laleş’e gittiği bu tarihi adımın hala büyük yankı uyandırdığı şu günlerde Laleş’e gitmek benim için çok anlamlıydı. Fırsatı kaçırmadan hızla son hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra yola koyulduk. Norşîn, Doza, Sorxwîn, Silav arkadaşlar ve benimde içinde yer aldığım gurubumuz sadece bir tim kadın arkadaştan oluşuyordu. Oradaki yoldaşların yanına sadece kadın gurubu olarak gitmek de bir başka güzel olan yandı. Gurubumuz Laleş’e doğru yola çıktığında heyecandan içimiz içine sığmıyordu. Laleş’de yoldaşları görmek, Laleş’i ziyaret etmek büyük bir şanstı. Hem de bir gün ‘Gerilla’ olarak, elimde silahımla Ezidilerin kutsal mekanı Laleş’e gidebileceğimi düşünmemiştim.

Sabahın erken saatleri olmasına rağmen Deşta Kafe’den geçerken, yakıcı güneşte yürümek oldukça zorlayıcıydı. Xazir suyunun yeşil akan, su gölcüklerine, üsten yürüdüğümüz zikzaklı patikadan baktığımızda muhteşem bir doğa harikası görünüyordu. Cenneti hissettiren güzel manzaraların içinden vadiyi arşınlıyorduk. Başımıza güneş geçmesin diye bağladığımız kefiyelerin altında kan ter içinde kalmıştık. Özellikle beyaz tenli olan arkadaşların yüzleri daha kıp kırmızılaşmıştı. Keşke, bu güzel akan dere gibi bir su ya da yolumuzun üzerinde karşımıza çıkan güzel çeşmelerden bir kaçı Şengal’de olsaydı oradaki halkın durumu bu derece perişan olmazdı, diye düşünüyordum her adım atışımda. Bu günlerde yakınlarını yitirmenin acısının yanı sıra geride kalanların yaşadığı aç susuz, kızgın güneşte kavrulmanın acılarıyla dolu katliamlı günlerin yarattığı ağır havanın etkisi hepimizin yüreklerini dağlıyor. Aklımız fikrimiz Şengal’de. Yuttuğumuz her lokmada, içtiğimiz bir yudum suda katliamdan geçen, açlık ve susuzlukla boğuşan Ezidi halkımızı düşünmek vardı her an. Yol boyunca da birlikte yürüdüğümüz yoldaşlarla genelde Ezidiler üzerine, yaşanan bu korkunç trajedi üzerine konuşuyorduk. Xazır suyuyla yan yana yürürken Şengal’in çıplak dağlarında, güneşten kavrulan taşları arasında, yalın ayakla, düşmandan kaçan bu yoksul insanlarımızı hissetmeye çalıştım. Yüksek bir ağacın önünde durup, soluk aldığımızda, hafif serin bir rüzgâr estiğinde Şengal’deki insanlarımızı ve Rojava’da DAIŞ’e karşı direnen yoldaşlarımızı düşündüm. Ya DAIŞ saldırılarına karşı en ön cephede büyük bir kahramanlıkla direnen yoldaşlarımıza ne demeli? Şengal Katliamına müdahale eden direnişçilerin, gerillaların göstermiş olduğu kahramanlık destanlarının verdiği mesaj nedir? Şengal’e, Laleş’i savunmak için dağların asiliği, savaşçılığıyla Ezidi halkımızın havarlarına doğru elini uzatanların gözünden yaşanan bu büyük trajedi neyi ifade ediyor? Direnişçilerin cephesinden olup bitenlerin hakikati neydi acaba? Saldırılara karşı nasıl bir cevap veriliyor? Derweşler’in yurdu Şengal’e, Kutsal Laleş’e ayak basan gerillalar hangi kahramanlıkları gösterdiler?… Zorluklarla nasıl baş edebildiler? Kutsal yerlerde, toprağını ve halkını koruma mücadelesine kendini adayan bu yürekli, yiğit kahramanlarımızın gittikleri her yerde, attıkları her adımda, yabancısı oldukları bu topraklarda ilk yaşadıkları duygular neydi? Ezidi halkının yaşadığı büyük zulume karşı çare olmak için savaş meydanında savaşan direnişçilerin isyan dolu, fırtınalı dünyalarında neler yaşanıyordu?

Onların cesaretli ve fedakârca göstermiş oldukları yiğit duruşlarından gurur duyuyoruz hep. PKK’nin direnişçi karakteri bir kez daha yoldaşlarımızın göstermiş olduğu kahramanlıklarda açığa çıktı. Bu nedenle Şengal Katliamına karşı tek direnen güç olarak yükselen PKK çizgisi bu günlerde dünyanın gündemine oturdu. Şengal, Maxmur, Kerkük, Laleş ve Rojava’nın düz ovalarında, şehirlerde elli dereceye yaklaşan sıcaklık altında, tek bir ağacın bile olmadığı yerlerde mevzilerde savaşan, ağır barut kokularının genzi yakan, insana baygınlık hissi veren havasında, tüm zorluklara rağmen, göğüs göğse zalimlere karşı muazzam direnen yoldaşlarımızı düşündüm, Garê eteklerinde yürürken. Onların direnişlerini düşündükçe şu an bu güzelim dağlarda, serin suların kenarında, yerden yükselen yüksek ısıya rağmen, hava çok sıcak olsa da kavurtucu sıcaklıkla bahşetmek daha kolaylaşıyordu. İnanılmaz bir güç alıyordum cephede savaşan yoldaşlarım ve direnen halkımızdan.

Xerê dağının eteklerine geldiğimizde yolun bir saatlik kısmını arabayla geçtikten belirlenen randevu yerinden sonra tekrar yürüyüşe devam edecektik. Bozuk, topraklı bir yoldan arabayla geçtik. Arabamız bozuk yollarda ilerken toz toprak içinde kalıyordu. Yıllardan sonra yeniden gördüğüm Tepê Aslan’a yaklaştığımızda Laleş tarafı ufukta bir yer olarak, çok uzak görünüyordu. Gerillanın olmadığı arazilerden geçerken kendimi bir anda yalnız hissettim. Gare dağını gözlerimle arıyordum arka tarafımıza baktığımda. Ama uzakta da olsa önlerde yoldaşlarımızın varlığı içimi rahatlatıyordu. Bazı köylerden geçerken insanların gözleri bizlere takılıp kalıyordu. Gündüzün ortası, böyle pekte alışık olmadıkları biz gerillaları, özellikle kadın gerillaları görünce arkamızdan uzun uzun bakmaktan kendilerini alamıyorlardı. Xerê dağının arkasındaki verimli topraklardan geçtikten sonra Etruş kampının olduğu yer ve Gelîyê Kıyamet denilen vadinin arka tarafına düşen Laleş’e doğru yaklaştığımızda bir gün önceden verilen randevu yerinde bizi almaya gelecek arkadaşların gelmesini bekledik. Randevu yerimiz koca bir meşe ağacının altıydı. Güneş gittikçe yükselmiş, bunaltıcı bir sıcaklık başlamıştı. Geniş bir araziydi. anlatılanlardan öğrendiğimiz kadarıyla arkadaşlar 95 ve 97 yılında bu civarlarda kalmıştı. Hala arkadaşların eski noktalarının izleri bile vardı. Yine bu civardaki araziyi Maxmur halkı ve milisleri çok iyi biliyor. Çünkü Etruş kampının olduğu yer bu arazidedir. Ünlü Etruş kampının olduğu yeri gözlerimizle kolaçan ettik. 95 yılında burada on binden fazla insan bu kırmızı topraklı, çam ağaçlarının olduğu, yarı yarıya yeşillik olan alanda kalmış. Dolayısıyla geçmiş süreçlerde arkadaşlarında kaldığı bir yer. Etruş kampının olduğu yere doğru bakınca o zaman KDP’nin kampa yaptığı saldırıları ve kuşatmaya karşı halkın göstermiş olduğu direnişi düşündüm. Kampın şehitleri en fazla bu dönemde yaşandı. Ş. Jiyan arkadaş bu dönemde KDP ile olan çatışmada aldığı mermi sonucu şehit düşmüştü. Onu düşündüm. Ş. Jiyan arkadaş, Etruş kampında halkı örgütleme çalışmaları yaparken katılımıyla sevilen, saygı duyulan bir arkadaştı. Şehadeti herkesi etkilemişti. Gözlerimle kamp yerini kolaçan ederken acaba mezarı bu civarlarda bir yerde mi, diye düşünürken Laleş taburundan beklediğimiz iki arkadaş geldi. Güneşten yüzleri yanmış iki erkek arkadaştı. Güneşte sıcaklığını daha iyice hissettirmeye başlamıştı. Gelen arkadaşlar hazırlıklı gelmiş, yanlarında su mataraları vardı. Çobanların gezdikleri, bunun için birçok patikanın açıldığı sırttan yukarı doğru tırmanmaya başladık. Az ileride vadiden yukarı doğru tırmanmaya devam ettik. Giderek arazi Gare’ye benziyordu. Çok eski bir patikadan yürüyorduk. Güneşte yürümek zorlayıcıydı. Araziye bir yandan dikkatli bakarak yürüyor, tanımaya çalışıyorduk. İki saatlik bir yürüyüşten sonra önümüzdeki en yüksek tepeye vardık. Laleş’in sınırlarındaydık artık. Tepenin arkası Laleş’di. Yine etraf da boşatılmış harebe köyler vardı. Bir zamanlar Ezidi olan ama sonradan Müslümanlaştırılan köylerin harabelerinden geçtik. Arkadaşları eski bir köy yerinin harabelerinde bol yeşillikli, meyve ağaçlarının olduğu bir yerde bulduk. Bir kadın bir erkek bölüğün olduğu bu taburdaki arkadaşlar genelde tanıdığım arkadaşlardı. Öğle saatinde, güneşin her tarafı yaktığı bir zamanda bizleri karşılarında görünce çok şaşırdılar. Güzel bir sürpriz yapmıştık. Büyük bir dut ağacının altında mutfakçı arkadaş öğle yemeğini pişiriyordu. Kadın arkadaşların olduğu yer nar ağaçları, incir ağaçlarının altındaki bir yamaçtı. Sarya arkadaş’ın bölük komutanı olduğu kadın arkadaşların bölüğünde arkadaşlar oldukça dinç ve moralli görünüyorlardı. Rojda, Amara, Cîhan Koçer, Medya, Dîcle Suruç, Evîn Efrîn, Solîn, Ruken Kobanê, Leyla Amed, Ciwana, Rusîyar ve Şîlan arkadaşlar şansımız olacak ki yeni görevden gelmişlerdi. Üç arkadaş dışında bölükteki tüm arkadaşları görebildik. Laleş’in savunmasında yer alan ilk kadın gerillalar olarak önemli bir rol oynadılar. Tarihe mal oldular. Arkadaşlarla sıcak bir sohbet ederek hasret giderdik. İki gün boyunca bilmedikleri bir araziden yürüyerek, nasıl arazinin derinliklerinde sağa sola vurduklarını anlattılar. Gelîyê Kıyamet vadisinde ilerlerken ancak sabaha doğru vadiden çıkabildiklerini ve ardından yolda gördükleri bir çobanın diğer gece kendilerine öncülük yapmasına rağmen geçit vermeyen bir tepede asê kaldıklarını, yönlerini değiştirerek sabaha doğru ancak Laleş’e gelebildilerini anlatıyordular. Anlaşılan Laleş’e üç tabur şeklinde gelirlerken epey maceralı geçmiş. Laleş’deki taburumuz bulunduğu süre içerisinde Şexan bölgesinde arazi keşifleri de yapmıştı. Kadın arkadaşlar bu çalışmalar içerisinde aktif yer almıştı. Duhok’un hemen arkasındaki tepeye kadar saatlerce yürüdüklerini söylüyordu Rojda Mêrdîn arkadaş. Ezidiler’in yoğun yaşadıkları Beadre köyüne DAIŞ’ın baskın yapacağının istibaharatı üzerine üç koldan arkadaşlar hızla Beadre’ye gitmişler. Beadre, Laleş’e yakın ama ovalık bir yerde, büyük bir Ezidi köyüdür. Beadri’den Duhok’a kadar geniş bir arazide, yani Şaxan bölgesinde Gerillanın bir anda buralar da etkinlik göstermesi son derece önemli bir adımdır.

Akşama doğru Laleş’i görmek için yeniden harekete geçtiğimizde heyecan doruktaydı. Altı kadın beş erkek arkadaş Laleş’e girecek, hem halkı görecek hem de kutsal mabetleri ziyaret edecektik. Taburun tepecileri Laleş vadisine ineceğimizden haberdar edildi. Olası bir durum için telsizden uyarılar yapıldı. Tepecilerin bulunduğu yer Laleş’in hemen on dakika yukarısıydı. Araziye hakim bir yerdelerdi. Hızlı adımlarla yürüyerek, güneş batmadan Laleş’e girmek istiyorduk. Aksi takdirde büyük tapınağın içine girmek için gecikebilirdik. Bir iki virajdan sonra tepeye çıktık. Laleş vadisine doğru inişe başladık. Vadinin ortasından geçen tek patikadan aşağıya doğru indikçe arazinin dağlık yer olması dikkatimi çekti hemen. Meşe ağaçlarının kapladığı vadi oldukça yeşildi. Vadinin kadim patikasından indikten beş dakika sonra vadi adeta ansızın açılıverdi. Bir sır perdesi açılmış gibi oldu. Karşımızda Ezidilerin kutsal tapınağı Laleş görünüverdi. Laleş, öğle bir yerdeki insan köyün yüz metre yakınına gelmeyinceye kadar tahmin edemiyor böyle bir yeri. Ta köyün dibine gelmeyinceye kadar fark edilemiyor. Son derece akıllıca tespit edilmiş bu yerde, kutsal mabetler yüz yıllardır saklanabilmiş. Gözden ırak bir yer. Musul ovasından buraya doğru gelmek kolay değil. Çünkü Laleş vadisi civarın en güvenlikli yeridir. Laleş, hemen aşağısındaki ovanın bittiği yerden yükselen dağlık bir yerde olmasından dolayı kale gibidir. Güney tarafından göz alabildiğince Deşta Musul görünüyordu. Laleş, öğle bir stratejik yerde kurulmuş ki ovalardan kimsenin gelip kolay zapt edemeyeceği, savunmaya elverişli bir yer. Hep katliamlardan geçirilmiş Ezidiler ancak dağların kuytu yerlerinde inançlarını böyle yaşatabilmişler. İlk Hırıstiyan olan Asuriler de Kürdistan’da ilk manastırlarını en sarp yerlerde, şikeftlerin içinde, kaya oyuklarında yapmışlar. Bana böyle bir çağrışımı da yaptırdı. Bazı yapılar, oda şeklindeki bölümler şikeftlerin içindeydi. Kimisi de kaya atlarına bitişikti. Birçok yer altı gizli bölmelerinin olduğu anlaşılan bir arazisi vardı. Sağ yamaca kendimizi vererek yukarıdan Laleş’i izlemeye başladık. Şimdiye kadar hep resimlerde görüp merak ettiğim, bende ilgi uyandıran Laleş şimdi karşımdaydı artık. Sivri koca kubbeler hemen gözümüze çarptı. Laleş’in hep büyük bir yer olduğunu düşünürken umduğumdan daha küçük bir yerle karşılaştım. Zeytin ağaçları da koyu yeşil rengi ve narin görünümleriyle tarihi yapılara güzel bir hava katmış. Her yer insanla doluydu. Çocukların sesleri tüm seslere baskın geliyordu. Normal koşullarda Laleş, sadece kutsal günlerde ziyaretçilerin akınına uğrarken kutsal mabetlerin koruyucuları, hizmetkarları dışında kimsenin burada kalmasına izin verilmezmiş. Ancak DAIŞ’ten kaçmak zorunda kalan Ezidiler zorunluluktan dolayı sığınmışlar buraya. Üç bin kişinin olduğu söyleniyordu. Evleri olmadığı için gelenler kutsal mabetlere, avlulara, damlara, sokak aralarına yerleşmişti. Başını koyacak her yere sığınmış insanlar, çaresizlik içinde. Oyun oynayan çocuklar ve evlerin damlarında bulunan kimi insanlar bizleri ilk görenler oldu. Bizim olduğumuz yamaca bir odaklanma yaşandı. Geldiğimiz anlaşıldı hemen. Oysa niyetimiz Laleş’i üstten biraz izlemek, ardından aşağıya inmekti. Köyün içinde bir hareketlilik başladı. Bu nedenle hızlı bir biçimde kendimizi aşağıya bıraktık. Birkaç dakika içinde kutsal toprak Laleş’deydik. Bizi gören herkes önümüze gelmeye başladı. Kısa zamanda etrafımız kalabalıklaştı. Herkes biz gerillaları görmek için tarihi binaların damlarına çıkmış ya da etrafımızda toplanmaya başladılar. Gerillaya büyük bir sempati vardı. Kurtarıcı gözüyle bakılıyordu. Hemen yanı başlarında Laleş’i savunmak için gelen gerillaları görmek onlar içinde heyecan vericiydi. PKK’nin Şengal’i savunmak için göstermiş olduğu kahramanlık Ezidilerin büyük sempatisini toplamıştı. Birçoğu ilk kez gerillaları görüyordu. PKK, Önderliği ilk kez duymaya başlıyorlardı. Hatta çoğu PKK ismini bile doğru dürüst söyleyemiyordu. Şengal’de güçlü bir örgütleme çalışması yapmamak, kendimizi tanıtmamakla da ilgili bir durumdu. Daha önce halk içinde bazı kadrolarımız faaliyet yürütmüş olsa da bu son derece zayıf kalmıştı. Şengal katliamından sonra birçok Ezidi yeni bizleri tanımaya başlamıştı. Bir yandan etrafımızdaki kalabalığa selam veriyor bir yandan da Laleş’deki kutsal yapıları gözlerimizle kolaçan ediyorduk. Mistik, tarihi bir havası yüzüme çarptı hemen. Ne kadar ayrıntı varsa, her tarihi yeri, Ezidilerin yaşam biçimlerini kaçırmak istemiyordum. Kutsal bir mekan olduğu için insanların ayaklarında ayakkabı yoktu. Burasının geleneğine göre ayakkabı ile dolaşmak kutsal toprakları kirletiyor. Kadın ve erkeklerden oluşan bazı insanlar kutsal binaların önlerini süpürüyorlardı. İlk gözüme çarpan manzaralardan biri bu oldu. Elinde çöp kutularıyla sokağı süpüren insanlar ibadetvari bir biçimde süpürüyordu. Tarih öncesinden kalmış gibi duran yaşlı bir Ezidi sıcak bir selamla elimize yapıştı. Sevgisini göstermeye çalışıyordu. Yaşı yetmişin üzerinde, beyaz kefiyeli, beyaz abalı, beyaz saçlı, uzun sakallı bu yaşlı insanın yüzü kırışıklarla doluydu. Yüzündeki derin çizgilere ve aşırı kırışmış, kederli yüze bir an gözlerim takıldı. Laleş’de sanki tarih öncesinden gelen, bu çağa ait olmayan böyle kadınlı erkekli yaşlı insanlar vardı. Eski dünyanın insanlarına ait bu insanlar epey ilgimi çekti. Erkeklerin bir kısmı uzun sakallıydı. Yaşlı kadınların kafalarında beyaz örtülüyle sarılı, büyük kofi, yüzlerinde mavi döğme vardı. Genelde saçları ortadan ikiye ayrılmış, temiz yüzlü, otantik özellikleri belirgin olan kadınlardı. Birçoğunun fistan biçimindeki elbiseleri beyaz renkliydi. Genç kadınların kafalarının açık olması, rahat kıyafet giymeleri, erkeklerin olduğu ortamlardan kaçmamaları, mabetlerde ortak ibadet etmeleri, hatta din görevlisi kadınların olması epey dikkatimi çekti. Beyazlar giyinmiş birkaç kadın tapınak görevlisini gördük. Evlenmeden sadece tapınağın hizmetkarlığına kendini adamış bu kadınlar Hırıstiyanlıktaki rahibeleri anımsatıyordu. İslami gelenekte olduğu gibi kadının kafasını kapatma geleneği yoktu. Ezidilikte kadının durumunu gözlerimle görerek, anlamaya çalışıyordum. Bunun için gözlerim hep kadınlara takılıyordu. Kadına yaklaşım Aleviliktekine benzerdi. Dua edilen yerlerin birinde, küçük bir bölümde, güzel bir kadın resmi vardı. Diğer inançlarda daha çok erkek resimleri varken Laleş’de de sadece bir resim vardı ve o da bir kadın resmiydi. Son derece, narin, estetik bir görünüme sahip kadın figürünün önünde dua edilmesi epey dikkatimizi çekti.

Etrafımızdaki yüzlerce insandan oluşan kalabalıkta ilerlemek giderek güçleşiyordu. Arkadaşlar olarak bir birimizden kopmamaya çalışıyorduk. Ama kalabalıkta bunu başarmak zordu. Özellikle biz kadın gerillalara büyük bir ilgi vardı. İnsanlar bize selam vermek, yakından görmek istiyordu. Silahlarımıza ilgiyle bakıyorlardı. Beklide DAIŞ’in en çok kadınlara yaptığı büyük katliamdan sonra bizlerin dağda yaşıyor olması, savaşçı kadınlar olarak tanınmamız ilgi çekiciydi. Arkadaşların yanına gelen bazı genç kızlar silah eğitimi almak istediklerini söylemişler. Gösterilen bu yoğun ilgiden memnun kaldık. Herkes bizleri, evlerine yemek ve çaya davet ediyordu. Çocukların ilgisi ise daha farklıydı. Minik kafalarını kaldırarak bakışlarını bizlerden ayırmıyorlardı. Bir çocuk bana zelzem suyu denilen Kani Sipinin suyunu bir küçük şişe içerisinde verdi. Bir süre sonra bizlerde varolan geleneğe uyarak ayakkabılarımızı çıkartarak yürümeye devam ettik. Meydana Meleke’ye girdiğimizde resimlerden gördüğümüz o siyah yılanlı kutsal mabet karşımızdaydı.

Kapının girişindeki duvara yapışık yapılan siyah yılana baktık, inceledik bir süre. Siyah yılanı görünce Laleş’de olduğumuzu daha derinden hissettim. Çünkü bu siyah yılan buranın önemli simgelerinden, hatta Laleş ile özdeşlemiş bir özelliği bulunmaktadır. Hepimizin gözü yılanda odaklanmıştı. Yılan bir delikten çıkmış gibi yapılmıştı. Yılan figürü Laleş’in en belirgin sembollerinden biridir. Önünde resim çektik. Siyah yılan kutsaldır. Öldürülmesi yasaktır. Bereket getirendir ve koruyucu yönü vardır. Laleş’in koruyucusudur aynı zamanda. Yılanın kutsal görülmesi Tanrıça, kadın kültürüyle ilişkilidir. Bunu burada hemen hissedebilmek mümkün. Yılanın erkek egemenlikli mitoloji ve dinler tarafından sürekli kötülenmesi, yoldan çıkmış kötü bir kadınla ya da şeytanla ilişkilendirilmesi sonradan yaratılan bu cinsiyetçi ideolojilerle bağlantılıyken Laleş’de bu yaygın görüşün dışında farklı bir düşünce ile yaklaşılması dikkat çekiyor hemen. Kürtlerin genelinde siyah yılan hala evin koruyucusu olarak görülmektedir. Bunun için her evin bir siyah yılanının olduğu, bu yılanların öldürülmemesi de neolitik kadın kültürünün geleneği olarak günümüze kadar gelmiştir. Hatta köylerde hala siyah yılan derisi kadınlar tarafından evlerin köşelerine asılmaktadır. Kadınlar saçlarını yılan derisine değdirerek uzamasını sağlamaktadırlar. Laleş’de bunun çok belirgin bir figür olarak öne çıkmasını görmekteyiz. Bu yılan figürünün anlamını etrafımızdakilere sorduğumuzda “Nuh peygamber tufandan kaçarken sefinesine açılan delikten gemiye su girmeye başlayınca bu siyah yılan o deliğe kendisini tıkayarak geminin su almasını önlemiş. Böylece insanlık boğulmaktan kurtulmuş.” İlginç bir hikaye… Burada da yılanın kurtarıcı, koruyucu vasfını görmek mümkün. Ezidi inancında yılan koruyucudur, dayanıklıdır, güçlüdür…

Laleş’in birçok yerinde, kutsal mabetlerin içerisinde zeytin yağından yapılma çıralar kutsal ışık yaymaktadırlar. Çıraların yandığı birçok yer bulunmaktadır. Kani Spi’nin olduğu büyük mabette girdiğimizde de kapının önünde yanan çırayı öptük. Eşiklere basmadan, çıraların yandığı duvarları öperek geçmek gerekiyordu. Odaların birinde zeytin yağı deposu olarak kullanılan topraktan yapılmış büyük testiler vardı. Çıraların yağı bu testilerin içindeydi. Testilerin etrafı zamanla katran gibi siyahlaşmış. Yine çıraların yaydığı alev isinden dolayı tavan ve taş duvarlar siyahlaşmıştı. Yüz yıllardır içeride çıralar yanınca siyahi parlak bir tabaka oluşmuştu. Çıraların olduğu duvarları öptük. Her yerde çıraların yanıyor olması, havaya yayılan koku içerinin daha mistik bir havaya bürünmesine yol açmıştı. Şeyh Adi’nin türbesinin olduğu bölüm de bu tarihi şahsın varlığını hissetmeye çalıştım. Bize tapınakta eşlik eden, tanıtan görevlilerin gösterdikleri kurallara eksiksiz uymaya çalışarak, ibadethanenin içini gezdik. Kutsal Kani ise yer altında, mahsen gibi bir yerdeydi. Yer altında şikeft tarzında bölümlerin olması gizemli bir hava veriyordu mabete.

Güneşin batmasıyla, Meydana Meleke’de, iki kadın ve iki erkekten oluşan görevliler “Ya Tawusê Melek” diyerek ateş yaktığında, kalabalık bıçak keser gibi bir anda sessizleşti ve ateşe doğru duruldu. Görevliler ellerinde çıralarla, tütsi şeklinde çıkan dumanları herkesin üzerinde gezdirdi. Kutsal ışığın iyilik getirmesi dilenerek saygıyla duruldu. Alevle karşılaşan insanlar ise yanlarından geçen aleve elleriyle dokunuyor, sonrasında aleve değen parmağını öperek saygı gösteriliyordu. Ateş, ışık baş tacı yapılıyordu. Atik hareketlerle yapılan bu tören her gün tekrarlanmaktadır. Her sabah güneş doğduğunda kapılar açılır. Ve akşam güneş battığında ise kapılar kapatılmadan önce çıralar yakılarak odaların içi tütsilenir, alevden geçirilir. Bu şekilde ateşle içerisi aydınlanır, kötülüklerden arındırılır, temizlenir. Güneşin ve ateşin kutsal görülmesi çok eski ve anlamlı bir tapınma biçimidir. Bu nedenle sabah erken, güneş doğmadan önce kalkılması, güneş selamlanarak güne başlanılması son derece güzel bir ibadet biçimidir. Ezidiler de ateş kutsal olduğu için ateşe tapanlar olarak isimlendirilmiştir. Ateşin kutsallığı özünde tüm Kürtler’in inancıdır. Ama Ezidiler de bu yön daha fazla korunmuş, daha belirginlik kazanmaktadır. Güneş kutsal olduğundan tapınağın birçok yerinde kabartmalar güneş motivleriyle doluydu. Ezidiliğin sembolü olan kutsal sivri kubbeler de birer güneş ışınlarını temsil etmektedir. Çıraların yaşamın en saygı duyulan bir parçası olduğu Ezidi inancı ışıklı, aydınlığı esas alan ve yaşamın temel bir ilkesi olarak kutsanması son derece anlam zenginliğiyle doludur. Laleş’ in her yerine baktığımızda kutsallıkların ne kadar çok olduğu anlaşılıyordu. Üç yüz altmış altı kutsal figürü temsil eden yapılar vardı. Her birinin zengin bir anlamı var. Maddiyatçılığın insanı yok etmekle yüz yüze bıraktığı günümüzün aksine Laleş’de maneviyatın, kutsallıkların merkezi olarak her bir taşın, duvarın, kabartmanın ve yapının kutsal bir anlamı vardı. Buradaki kutsallıklar yüzlerce yıldır bizlere ruhun ve düşüncenin iyilik, güzellik, temizlik ve doğrulukla dolması hakikatini öğretmeye çalışıyordu.

Hava kararmaya başladığında kutsal yapılardan çıkarak yönümüzü geldiğimiz vadiye çevirdik. Kalabalık içerisinde zar zor, arkadaşlarla bir araya gelebildik. Vadiye giren patikaya kadar çocuklar arkamızdan gelmeye devam etti. Yeni öğrendikleri “Bijî Serok Apo” sloganlarıyla bizleri uğurlarlarken çocuklar, ayrıldık Laleş’den. Halkın ilgisi hoşumuza gitmiş olsa da Laleş’e sığınmış Ezidiler’in zor koşullarda, perişan durumda olmalarından burukluk yaşayarak ayrıldığımızda çocukların sesleri hala geliyordu. Bu kez yukarıya çıktıktan kısa bir süre sonra Laleş’i bir anda gözlerden ırak tutacak, saklayacak perde kapandı gene. Bir anda kalabalık bıçak keser gibi bitti. Her şey arkamızda kalmıştı. Artık çocukların sesleri duyulmuyordu. Kısa süreli Laleş’i ziyaretimiz oldukça heyecanlı geçmişti.

İki gün kaldığımız Laleş’te zaman su gibi akıp geçti. Kadın yoldaşlarla toplantı yaptık. Çalışmaları daha fazla geliştirmek için değişik öneriler gelişti. Gerekli perspektifleri verdik. Aralarda arkadaşlarla bol bol sohbet ettik. Laleş’e ilk girdikleri zamanı, yaşadıkları anıları, Ezidilerden duydukları katliamı, onların gerillaya olan sempatileri örneklerle anlatıldı. Birçok arkadaş ilk kez Ezidiler’i görmüştü. Halkın yaşadığı katliamdan oldukça etkilenmişlerdi. Kısa sürede halkla iyi bir diyalog yakalayabilmişlerdi. Gerillanın Laleş’de olduğunu duyan birçok kadın, yaşlı ve özellikle çocuklar arkadaşları görmek için geliyorlardı. Bu süreçte yanımıza ziyaret amaçlı gelen Ezidi çocukları, gençleriyle epey diyaloglarımız oldu. Bu insanların çoğunluğu Şengal’deki katliamdan kaçan insanlardı. Birçoğunun akrabaları DAIŞ tarafından öldürülmüş, kadınları ganimet olarak Musul’a götürülmüş. Bir yaşlı kadın kızının götürüldüğünü ağlayarak söylüyor bize. Halktan dinlediğimiz kadarıyla bazı kadınlar DAIŞ’in eline geçmemek için kendilerini kayalıklı yerlerden aşağıya atmıştı. İnanılmaz olaylardan bahsediyordu bu insanlar… Hala çocuk yaşında olduğu anlaşılan Ferman isimli genç bir çocuk ise annesinin Şengal’in işgal edildiği gün kalp krizi geçirerek öldüğünü söylüyordu. “Katliama dayanamadı yolda aniden kalbi tuttu, öldü” derken gözlerinin içinde derin bir keder vardı. Yine ayaklarını göstererek Şengal’den kaçarken yolda aşırı yürümekten yaralandığını, hala kapanmayan yarasını gösteriyordu bir yandan. Ezidi inancına göre sadece erkeklere takılan beyaz bir ip vardı küçük ince boynunda. Bize Ezidi kültürünü tanıtmaya çalışıyordu. Güzel, sade bir Kürtçesi vardı. Şengal’den açılan koridorla Rojava’ya gidişlerini anlatırken yaşadıklarını anlatamayacak kadar zorlanıyordu. Ayaklarını bize göstererek hala yaralarını iyileşmediğini söylüyor. On altı yaşında olmasına rağmen yaşamında ikinci kez böyle ferman gördüğünü söylüyordu. Birincisi 2007’deki Şengal’deki yüzlerce insanın öldüğü katliam ve ikincisi ise bu son olanıydı. Bu nedenle artık ismini Ferman yaptığını söyledi. Yanındaki akrabası olan arkadaşının ise (ismi Musaf olan) Ezidiler’in kutsal kitabının ismiydi. Ancak o da kendisine yeni bir isim olarak Tufan ismini almıştı. Ezidi fermanından dolayı isimlerini Ferman ve Tufan yapan bu iki çocuğun dokunan hikayeleri Laleş’deki en iz bırakan anılarımızdan biri oldu.

Katliamdan kaçan Ezidiler gerillanın Laleş’deki varlığından hoşnuttu. Birçoğu PKK’nin kendisine yardımcı olduğunu, katliamdan kurtardığını belirtme ihtiyacını görüyordu. Peşmerge’nin bir fişek patlatmadan Şengal’i DAIŞ’e teslim etmesine çok öfkelilerdi. KDP’nin oyunlarına gelmişlerdi. Herkesin DAIŞ’ten kaçtığı bir ortamda gerillanın süratle savaşmak, halkı korumak için DAIŞ’e karşı aktif bir direniş içerisinde olmasından büyük güç almışlardı. Bunun için gerillaya büyük bir sempati doğmuştu. Rojava’ya geçen ve sonradan Laleş’e gelen bu insanlar YPG-YPJ’nin direnişinden, kendilerini sahiplenmesinden, büyük zorluk ve tehlikelere rağmen halka güvenlik koridoru açarak katliam yerinden tahliye etmesine vurgu yapmadan konuşmalarına başlayamıyorlardı. Tarih tekerrür ediyordu bir kez daha. Ezidiler’i kurtaran yine Şengal dağı oldu. Bu kez kadınlı, erkekli gerillalar geçmişin birer Derweş ve Edule’lerini temsil ediyorlardı. Ezidiler’in başına gelen bu büyük katliama, yaşanan büyük trajediye gözlerimizle tanıklık ettik Laleş’de. Gerillanın anında, etkili müdahalesi olmasaydı Şengal’den sonra hedef Laleş’di. Bu yönüyle buraya gelen arkadaşlar Laleş’in korunmasında tarihi bir sorumluluğu yerine getirmiş oldular. Laleş bombalarla patlatılmış olsaydı, Ezidiler bir daha kendisine gelemezdi. Bunun düşüncesi bile korkunç! Yüzlerce yıllık kutsal yerlerin yok edilmesi, Ortadoğu’nun en eski kültürlerinden olan Ezidiliğin ölümcül darbe alması demektir. Laleş’de geçirdiğimiz iki günlük zaman bu açıdan dop dolu geçti. Birçoğunu tanıdığım yoldaşlarımızı yeniden görmek güzeldi. Xerê dağının arkasında Laleş’in bu kadar yakın olabileceğini düşünmemiştim hiç. Değişik duygular yaşadık bu günlerde. Metina’da, yanımızdan birkaç hafta önce gönderdiğimiz taburdan birinde olan Rojda arkadaş, tam Laleş’e ayak bastığım gün bana verilmek üzere not yazmış. Not da Laleş’ten bahsetmiş. Bu yerleri mutlaka görmem gerektiğini söylemiş. Daha not elime gelmeden Laleş’te yeniden buluşmak da farklı bir duygu yarattı. Laleş’de olduğum bu iki günde güneşin doğuşu ve batışına Ezidiler’in gözüyle bakmaya çalıştım. Aslında biz gerillalarında yaşamında güneş ve ateş çok önemli yer tutuyor. Dağların doruklarında ateşin doğuşunu ve batışını izlemek gerillanın en sevdiği, güzel duygularla dolup taştığı andır. Dağda, doğayla iç içe olan yaşamımızda güneş ve ateşin öyle büyük yeri var ki. Neden güneş ve ateşin kutsal olduğunu, Kürtlerde buna duyulan saygının anlamını gerilla olarak daha iyi hissetmekteyiz. Güne güneşi kutsayarak başlamanın verdiği kültür güzel bir kültürdür. Çıraların binlerce yıldır sönmediği alevin, aydınlığı temsil ettiği bu coğrafya da her yerde hala çıraların yanıyor olması, ocağın hiç sönmüyor olması da apayrı bir ruh yaratıyor. Hala dağların doruklarında ateşler yanıyor. Mimarinin güneş ışınlarını sembolize eden motiflerden olması hayranlık uyandırıyor. Diğer dinlerin esas kaynaklarından biri olarak Ezidiliğin yaşaması, kendisini özgür bir şekilde, yenilemiş olarak yaşatması son derece gereklidir. Ancak bu şekilde Ezidiler kapalı bir toplum olma özelliklerinden kurtulmuş olabilirler. Ve işte o zaman Ezidiliğin özündeki toplumsal kültür daha özgürce gelişme kaydedebilir.

Güneş batmadan önce Laleş’ten, yoldaşlardan ayrılmak kolay olmadı. Gözüm hep arkalardaydı. Arkadaşlardan hatır istediğimiz törende bu kutsal ortamı, yoldaşları tek tek beynime kazıyarak eski patikadan bıraktık kendimizi. Tarihi günleri yaşadığımız bu günlerde Laleş’de yoldaşlarımızla geçirdiğimiz iki gün çok anlamlıydı. Yoğun duygularla ayrıldık Laleş’den. Derin bir vadiye indikçe, uzun bir silsile arkamızda kalarak Laleş’i daha gerilerde bıraktı… Savaşın yoğun olduğu böylesi bir süreçte her şey öyle hızlı gelişiyor ki… Güneş uzun ışıklarını çekerken kutsal toprakların rengi de kıp kırmızı olmuştu. Hep iyilik, aydınlık ve güzelliklerin eksik olmadığı özgür bir yaşamın yaratılması dileğiyle…

Helin Murat