Öz savunma bir özgürlük tavrıdır

Savaşan Kadın

2018 mart savasankadin

Öz savunmaya dair birçok tanımlama ve yorum geliştirilebilinir. Bu anlamda geniş bir yelpazeye de sahiptir. Fakat en kısa ve anlaşılır şekli ile tanımlarsak; ‘öz savunma varoluşsal gerekçedir’ diyebiliriz. Varoluş enerji-ruh-zekâ dediğimiz öz, varlık onun bedenidir. Öz savunma bu

özün kendi bedenini yaşatmak için geliştirdiği korunma kurallarıdır. Her varoluş bu anlamda sezgi, zekâ ve akıl güçlerini kullanarak kendi varlığını belirler. Varoluş varlıklaşmak için önce kendini savunma bilgisine muhtaç olduğunu anlar ve savunma bilgisini anlamlaşarak belirler. Anlamlaşmayı, varolmayı ve onu korumayı başından itibaren belirleyen şey ise yaşamak arzusudur. Yaşamak varoluşun kendini sezme, düşünme ve karar verme süreci, yani bilinç halidir; bu canlılık dediğimiz olaydır. Varoluş varlıklaşarak aynı zamanda tarihleşmeyi meydana getirir. Bu anlamda kendini düşünme ve tanımlamayarak oluşturma varoluşun tarihselliğidir. Tarih varoluşun kendisini bedenleştirmesi yani biçimlendirmesidir ve bunu varlıklaşarak, varlığını sürekli yapılandırarak gerçekleştirir. Varlığının nasıl olacağını ve devam ettireceğini düşünen, belirleyen, çeşitlendiren ve kararlaştıran varoluşunu gerçekleştirebilir, tarihleşebilir. Varlık gerçeğin maddi potansiyellerini temsil eder ama var oluş, evrenin ruhu, aklı ve canı diyebileceğimiz kendi farkına varma ve kendini fark etme düzeyini artırdıkça gerçekliği yapılandırma olanaklarına sahip olur. Bitki ve taş, insan ve hayvan arasındaki farklılığın nedeni varoluşun zekâ düzeylerini artırma yeteneğiyle ilgilidir. Kendini bilme kapasitelerine göre tanımlamalar gerçekleşir. Bu varoluşun kendini bulması ve ‘ben benim’ bilincine varmasıdır. Dinler bu durumu tanrının; ‘Ben gizli bir hazineydim bilinmek için yarattım’ sözleriyle açıklarlar ve bu açıklama derin bir bilgelik ifadesidir.

 

Doğa öz savunmayı bir adalet sistemiyle geliştirir

Tekil düzeyde varoluş bu biçimde gerçekleşirken, evrensel düzeyde çeşitlenerek varlığını gerçekleştiren evrensel zekâ, bunu her bir çeşidi diğer çeşidin devamı ve yaşam olanaklarını oluşturmak için yapar. Her bir çeşit ve farklı olan bir diğer farklının yaşam korunması olur. Fizik kuralları, biyolojik ilkeler, kimyasal hareketler ve sayısız varlık çeşitleri evren ve doğanın yaşam dengeleri olarak varoluşun bedenini korurlar. Doğanın öz savunması bu temeldedir. Bu anlamda var oluşun ilk bilinci önce ne olacağının, ne yapacağının ve nasıl yaşayacağının bilgisini verir. Nasıl var olacağı ve nasıl yaşayacağı sorusu varoluşun ilk sorduğu sorulardan biri olduğu için, ilk cevaplarından biri de kendini savunarak ve koruyarak var edebileceğidir. Peki, nasıl koruyacak ve nasıl savunacak? Bu, kendisi ile ilgili karar verme, tercihte bulunma ve seçim yapma sürecidir. Fizikte kütle çekim yasası, biyolojide çeşitlenerek çoğalma ilkesi, kimyada kütle korunum kuralı (hiçbir şey yoktan var edilemez ve yok edilemez) vb. tüm durumlar evrenin sunduğu yaşamı koruma sistemidir.

Varlığını savunmanın düşünce, anlam, bilinç ve seçimin temel gelişim noktası olduğunu anlıyoruz. Korunma kuralları her varlığın kendine has yapılanmasını ve farklılaşmasını gerektirmektedir. Varoluşun kendini koruma yeteneği ile var edebileceği bilgisi ilk sezi, ilk güdü, ilk zekâ düzeyidir. Canlının kendisi ile ilgili ilk bilinci, evren içinde varlığını yaşatabilme bilincidir. Bu nedenle canlı biyolojik oluşum sistemini öz savunma ihtiyacını gözeterek yapılandırır. Korunma kuralına göre belirlenmiş biyolojik özelliklerini güdü, sezi ve bilinç motivasyonlarıyla geleceğe aktarır. Öz savunma varoluşsal gerekçe olduğundan biyolojik doğamızın en fazla gelecek aktarımında bulunan özelliği olmaktadır. Korku, kaygı, açlık, cinsellik biyolojik doğanın savunma reflekslerini, tehditleri algılama ve yaşamak için uygun ortamlara adaptasyon yetenekleri öz savunmanın zekâsını ifade eder. Yaşam bu anlamda canlı organizmanın bilincine vardığı evrendir. İnsan varoluşu ise zekâsıyla kendini, doğayı ve toplumu dönüştürme ve yeni inşalara kavuşturma kapasitesindedir. Bu anlamda insan varoluşu varlığın toplumsal tarihleşmesini anlatır. Yani insan varoluşunu korumak için toplumsallaşan varlık olmaktadır. Kendini gerçekleştirme, düşünme, oluşturma ve tanımlamak varoluşun ruhsal korunma alanıdır. Varlığını düşünen, belirleyen, çeşitlendiren ve kararlaştıran varoluşunu gerçekleştirebilir, tarihleşebilir.

Yaşama geldiğinde varlığın ilk hakikat bilinci önce nasıl yaşayabileceğini anlaması ve bu anlama ile nasıl bir varoluşu tercih edeceği üzerinedir. Bu anlamda varoluş beraberinde yaşamak problemini de getirir. Yaşam, başlangıçta pozitif bir problem sunar; problemin adı yaşayabilmektir. Nasıl yaşayabilir? Çoğalarak, çeşitlenerek ve farklılaşarak yaşamı sürdürmek birinci cevaptır. Ama bu cevabın diyalektiğinde ve ruhunda muhteşem bir ilke bulunur ve bu ilke yaşamın nasılına karar verir; Özgür seçimde bulunma yeteneği bu ilkenin adıdır. Nerde, nasıl ve kiminle birlik kurarak yaşayacağına karar vermektir bu. Önderliğin gül teorisi bize bu gerçeği tarif eder; gül dünyasını anlamlandırır ve kâinatın ışığından muhteşem renkler, toprağın çeşitlerinden, farklarını meydana getirir ve farklılığını evreni ile bütünleşerek gerçekleştirir. Ama gül kendini bir de diken ile tanımlar; var olmak için ve yaşama problemini çözmek için kendini diken ile korumaya alır. Diken gülün, yani güzelin, doğrunun ve iyi olanın adaletidir, ahlakıdır. Kendini savunmak her canlının temel tanımlamalarından biridir ve gül bu tanımın en güzel ifadelerinden biridir. Diken bir güzellik ve doğruluk savunmasıdır ve savunmasız güzelin varlığını koruyamayacağını anlatır. Öz varlığın korunma sistemleri bu anlamda yaşamın dokunulmaz özgürlük ilkesidir. Kendini dokunulmaz kılmak ve dokunulmaya karşı yetenek geliştirmek canlının tüm benliğini harekete geçirerek geliştirdiği bir özelliktir. Bu dokunulmazlık sağlayan özellik önce varoluşun imkânı olan özgürlüğünü, adaleti sezmektedir ve ilk önce özgürlük imkânını ve adalet ihtiyacını yani öz savunmayı akıl etmektedir. Gülün dikeni ve yılanın zehri bir adalet sağlayarak savunmayı gerçekleştirir. Demek doğa öz savunmayı bir adalet sistemiyle geliştirir.

İnsan bu evrende yalnız ve kimsesiz değildir

İnsan canlılığında özgür seçim ilkesi, gerçeği sezmek ve adaptasyon refleksleriyle sınırlı değildir; o sadece ‘nasıl yaşayabilirim?’ düzeyinde kalmamış, ‘Nasıl yaşamalı?’ seviyesine çıkarak yaşamın dönüştürülmesini de akıl etmiştir. Evreni anladıkça onunla nasıl yaşayabileceğini öğrenmekte ve seçimler geliştirebilmektedir. Gerçeği anlamak gerçeklikle doğru bir ilişki kurmak demektir. İnsan üretim ve toplumsallıkla evrensel gerçeklikle yaşam ilişkisi kurarak varlığını ne denli yetkin bir akıl ile kavradığını göstermiştir. Her canlı zekâsına dayanarak nerde ve nasıl yaşayacağına karar verir. Özgür seçimde bulunma ilkesi, bu anlamda, yaşamın kendini devam ettirmesi için belirlediği bir korunma kuralıdır ve bu kural bir adalet gerektirmektedir. Lakin canlı, özgür seçimde bulunmadığı takdirde, kendine has doğasını koruyamayacak, bozunuma uğrayacak ve bozunumlar sonucu ya yok olacaktır ya da kendisi olmaktan çıkacaktır. Bu anlamda korunma kuralı olan özgür seçim yeteneği, yaşamın ’nasıl yaşamalı?’ sorusuna verilen cevaptır. Öz varlığını dokunulmaz kılmak, onu korumak ve yaşam ilkesini açıklamak evrenin tüm oluşumlarıyla ilişki birliğini ve nasıl yaşayacağını belirlemektir. Bu ilişki birliğinde kendini koruma, öz savunma geliştirme yeteneği özgür kalarak yaşamak durumunu tayin eder. Demek ki öz savunma evren ile adalet temelli bir ilişki kurmaktır. Savunması kırılmış her canlı önce özgürlüğünü sonra yaşamını, doğa ise adaletini kaybeder. Çünkü öz savunma bir özgürlük tavrıdır. Önderlik insan gerçeğinde ki bu özgün durumu; “O halde adil olabilen zihin evrensel düzene göre özgür seçim şansını en çok kullanma duruşunu yakalamıştır denilebilir” temelinde açıklar.

İnsan gerçeğinde diğer canlılardan radikal biçimde farklılaşarak gelişme karakteri bulunur. İlkel canlı özelliklerini bir kültür dünyası inşa ederek insanileştirme bu farklılığın adıdır. Gülün, kuşun, rüzgârın, suyun, toprağında canlı bir aklı vardır ama evrensel varoluştan aldığı ilişki durumu varlığını bir kere anlamlılaştırdıktan sonra onu aynı biçimde devam ettirme temelinde belirlemiştir. İnsan zekâ düzeyi en gelişmiş varlık ve evrenin kendini düşünme yeteneği olarak, yaşamak problemiyle bir anlamlaşma ve anlamsızlık ikilemiyle karşı karşıya kalmıştır. Ya sürekli anlamlaşarak varlığını koruyacaktır ya da sürekli anlamlaşmadığı takdirde yok olacaktır. Toplumsallık, üretim, büyü, din, sanat, ahlak, estetik vb tüm kültür unsurları insanın yaşamak adına oluşturduğu anlamlardır ve yok olmaya karşı varlığını sürekli kültürleştirerek tedbirini alır. Varoluşunu koruma, savunma temelindeki yaşam problemine insanın verdiği yanıtlar, değer üretimi olur. Ahlak, inanç, dil, üretim ve üretim aletleri, adalet, eşitlik bu değerlerin en başında gelenleridir. Varoluşunu insanileştikçe, insanileşmeyi toplumsallaştırdıkça, toplumsallığı kültürleştirdikçe korumaya alabilen insan diyalektiği, bu aşamaların hiçbirinde öz savunmasını ne doğaya karşı ne toplumsal gerçeğine karşı silaha ve saldırıya dayalı geliştirmemiştir. Örneğin, insan kendini tanımak için doğayı, doğayı tanımak için kendini tanımak davranışını geliştirdikçe kendini savunma yeteneğini kazanmaktadır. Doğayı ve kendisini gözlemlemekte, gözlemi sonucu her canlının bir ruhunun olduğunu ve tüm evrenin ruhunun bir diyalektik ilişki içinde farklı ama birbirine bağlı olduğunu anlamaktadır. Varolmak için bitkinin, hayvanın, suyun, toprağın varlığının korunması gerektiğini fark etmiş ve onu dokunulmaz kılmıştır. Kendi varlığını yaşatmak, korumak için doğanın korunması ve yaşatılması gerektiğini bilerek tüm inanç dünyasını bu bilgi üzerine kurmuştur. Tüm doğal varlıkların bir ruhunun olduğu ve her ruhun birbiriyle ilişkide olduğunu ifade eden animizm ile atalarının ruhunu temsil ettiğine inanılan bitki veya hayvanı dokunulmaz kılan totem dini bu temelde gelişmiştir.

Kendini ve doğayı anlamlandırdıkça anlamlı cevaplar verme insanın en muhteşem öz savunma biçimi olmuştur. Anlamıştır ki bu evrende yalnız ve kimsesiz değildir, doğa onun gibi canlı ruhlar ile doludur, bir mana içermektedir. Mana ile dostluk ilişkisini inanışlar ve onun ayinleri ile kurar, ruhunun acılarını, korkularını, endişelerini ruhsal birliğe bağlanarak korur. Büyü bu evrensel ruhsal birliğin dili olur; büyü insanın iyilik ruhunu yaşamına daveti ve kızdırdıklarına inandıkları ruhların öfkesini uzaklaştırma inanç ve ayinleri olarak gelişir. Sanatın ve dinin ilk biçimi olan büyü aynı zamanda insanın ilk metafizik gerçekleşmesi olur. Sanatın ilk biçimi müzik, kadının ilk hakikat açıklaması olan büyü-bilimi içinde açığa çıkar. İnsan anlamların, manaların ve kendi bilgisinin müzikal seslerini seslenir ve iyiliği müzikle davet eder. Dil şiirseldir, çünkü âleme hayranlık duymakta, korkmakta, coşkulanmaktadır; varlığının korunmasının bu âlem ile uyumlu birlik kurduğunda mümkün olduğunu görmekte, canlı gördüğü evrene duygularıyla, ruhsal samimiyetleriyle bağlanmaktadır.

 

Ahlaki varoluş insanın insan olması ile alakalıdır

Var olmak için barınma sorunu yaşayan insan yurtlaşarak kendini savunmaya alır ve tür olarak yaşadığı zayıflığın farkına vardıkça toplumsallığını çoğaltır, farklılaştırır, dayanışmayı benimser. Beslenme sorunlarının ürettiği yok olma tehlikelerini sürekli yeni üretim bilgileri ve modellerini geliştirerek bertaraf eder. En önemlisi de insanın doğa ile kurduğu metafizik ilişkinin toplumsal bir metafizik ilişki ile derinleştirilmesidir. Ahlak ve politika yargıları, yorumlamaları ve ölçüleri insanın toplumsal varlığının korunması için adeta tek yol olmaktadır. Topluluk halinde yaşamı korumak bir ilk bilinçtir ama toplumsal varoluş nasıl sağlanacaktır sorusu da ikinci problem gibidir. İnsan bir kere daha ‘nasıl yaşamalı?’ problemi ile karşı karşıya kalmıştır. Ortaklık, dayanışma, eşitlik, adalet, özgürlük, paylaşım toplumsallığı korumanın ve devam ettirmenin değer yargıları olarak sorulara verilen cevaplar olur. İnsan bu ahlaki değer yargılarını kurmazsa toplumsallığını oluşturamayacaktır ve ahlak bu anlamda, varoluşun anlamda muazzam derinleşmesini sağlayan hakikat olur. Ahlaki varoluş insanın insan olması ile alakalıdır ve bundan sonra da toplumsallığı hep ortaya koyacağı iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin tanımlamalarla politik inşalara kavuşacaktır. Her politik gerçek ahlaki yargıların yaşamın günlük işleyişi olarak gelişir.

Toplumsallığın bu karakterde oluşması, kadının toplumsallığın neden odağında olduğunu da açıklamaktadır. Beslenme sorununun insan türünü yok etme tehlikesi ile karşı karşıya bıraktığı bir zaman diliminde cinsiyete dayalı iş bölümü yaşanır. Erkeğin avcılık, kadının tarımcılık ekseninde kurduğu bu iş bölümü ile yeterli besin kaynaklarına ulaşılmaya çalışılır. Avcılık öldürmeye ve silaha dayalı, istikrarlı olmayan bir geçim ekonomisidir. Bu ekonomideki öldürme kararı avcı erkeğin ruhsal anlam dünyasını değer oluşumuyla sonuçlandırmamaktadır. Pusulama, hile ve saldırmaya dayalı akıl toplumsal değer sistemine yol açamaz. Öldürdüğü hayvanın ruhunun onu cezalandıracağı korkusu suçluluk duygusu içeren bağışlanma ayinlerine başvurmasına yol açar. Kurban törenleri avcı erkeğin korkmuş ruhu için geliştirdiği bir teselli olur. Ancak kadına dayalı tarım ekonomisinde öldürme değil, çoğalma ve yeniden doğuş döngüsü vardır. Biri kanı temsil ederken diğeri bitkiyi temsil etmektedir. İstikrarsız avın yarattığı güvensizlik duygusu yerine, güven veren bir istikrarlı ekonomiyi, yeniden üretilebilirliği temsil eden kadın, yaşamı var eden ve sürdüren cins olur. Öldürmeden yaşatabilme kimliği ve hem bedeninde hem toprakta yeniden doğuşu-üretimi gerçekleştirmesi, inançlarını ahlaki değer üretir karakterde geliştirmiştir. İnsanı adalet ilkesiyle topluluk halinde tutmakta, yurtlaşmayı paylaşarak sağlamakta, üretimi çeşitlendirerek sürekli kılmakta, bilimi ile şifa sağlamakta, kültür oluşumunu geliştirerek türün anlamlı korunmasını sağlamaktadır.

Kadın kendini ve insan soyunu korumak için toplumsallığı geliştirmenin, bu toplumsallığı ahlaki ve politik değerler ile tekrar korumaya almanın bilinci olarak tarihselleşmenin kimliği olur. Ahlak bu dönemin adeta türün, toplumsallığın bir öz savunma tarzıdır; doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel ve çirkin tanımlamaları yapılmadan ve bu tanımlar toplumsal değer gücüne kavuşmadan birlikte yaşamak mümkün değildir, ya da çok ilkel seviyelere çekilmektir. Birlikte yaşamak ve birlik ile türün korumasını, savunmasını yapmak için önce ortak iyinin, ortak doğrunun, ortak güzelin belirlenmesi ve onun karşıtı olan kötü, yanlış ve çirkine karşı ortaklaşılmış tavrın eylemine ihtiyaç vardır. Kadın işte bu ahlaki yargının oluşumunda öne çıkmaktadır. Kendinden tarihtir bu; kendisine dışarıdan izafe edilmiş, yüklenilmiş ve inşa edilmiş bir kimlik değildir. Aksine kadın varoluşunun bir doğal sonucu ve kadın aklının özgür seçimlerini zorunlu durumlara uyarlamasıdır.

Önderlik bu konuda şu değerlendirmeyi yapmaktadır;

“Barınma, beslenme, giyinme, üreme ve korunma konusunda daha karmaşık bir yapısallık yaşandığından, anlam kapasitesi çok artmış toplumsal gerçeklikler söz konusudur. Anlam kapasitesine denk gelen bir hakikat çağı gelişmeye başlar. Özellikle ana-kadın etrafında gelişen mitolojik, dinsel ve sanatsal bir hakikat çağı (şişman ana-kadın heykelcikleri çağı) tüm kutsallığıyla sahneye çıkar. Diller gelişir. Mitolojik, dinsel ve sanatsal ifade gücü, orijinal değeri yüksek bir çağı başlatır. Yazılı tarih öncesinin en görkemli çağıdır. Toplumun ilk defa kendini kutsal hakikatler halinde mitolojik, dinsel, sanatsal yöntemlerle açıkladığı çağdır. İnsanlık halen bu dönemin mirasını yemektedir. Felsefi bilgelik ve tıbbi bilim başta olmak üzere, diğer iki hakikat biçimi de bu çağda temel kazanmıştır. Kadın bilgeliği ve tıbbı bu dönemin etkin hakikatleri olarak yaşamda önemli yer bulmuşlardır. Kadın-tanrıçalığın bu çağda egemen olmasının nedeni, kadının beş önemli hakikat alanında kazanmış olduğu güçten ileri gelmektedir. Bu güç kazanmanın altında şüphesiz tarımı ve ev ekonomisini geliştirmede başat rol oynamasıydı

Kadın kalbi ve aklı, İnsanlığın varoluş problemlerine, tarihi ve kültürü meydana getirerek çözümler sunmuştur. O tanrıça heykellerinin, dualarının, ayinlerinin, şiirlerinin, büyülerinin anlamı budur. Komünal ekonominin adalet yargısı olan eşitliğin, politikanın demokratik bilincindeki özgürlük tavrının, kültürün ortaklık dilinin var edebildiği yaşantıların anlamları olarak yaşamı savunurlar. Kadın varoluşunun ruhsal ve anlamsal düşünme özelliği, inanç ve felsefe temelli inşaları geliştirmiştir. Felsefiktir çünkü yaşamı anlamadan, yorumlamadan formunu açıklayamaz, inançsaldır çünkü varoluşun evrensel birliğini bilmeden ikna olamaz ve ikna edemez.