Göç yollarının kızı!

hındıstan penaber1

Sen göç yollarının kızı!                                                                                                             

Sırtında geçmiş

Yönün geleceğe dönük

İçinde memleket hasreti

Benliğinde bitmez tükenmez bir tarih özlemi

Sen göç yollarının kızı!

Sevgiyi bize, aşkı bize, türküleri bize bırakan

Kendi vatanında Penaber

Kendi vatanında kendini göç yollarına vuran

Bu kadar erken mi olmalıydı gidişin?

Şimdi kim yıldızları yorgan eyleyip

Üstümüze saracak?

Kim sonbahar tadında türküler mırıldanacak

O tebessümlü dudaklar arasında?

Sen göç yollarının kızı

Neden bu kadar erken göç eyledin yüreğimizin diyarından?

Şimdi her Penaber yürekli çocuğun gözlerinde

Seni aramakta

Sana yol almaktayız…

Eski insanların birçok sözü vardır, dillerinden dökülen o sözcükler çoğu zaman insanları tanımlar, insanlara anlam katar. Hani derler ya; ‘acılar insanı çelikleştirir, her koşulda insanı ayakta tutacak gücü edinir insan’ diye. İşte bu sözler tam da Hindistan’ı anımsatır bizlere. Çünkü o, kendi ülkesinin Penaber’i olanlardan. Kürtlere zulüm ve yok edilmenin dayatıldığı bir zamanda hep göç etmek zorunda kalanlardan. Yerleşik yaşamı sevdiğinden değil de yurdunun her bir karış toprağını özgürce arşınlama arzusu yüreğinde kaldığından hep kendisini eksik hissedenlerden. Bu yüzden de dağlarda olup dağlara özlem kalanlardandı o. Uzun yol yürüyüşlerinin öncüsü olur, içindeki büyük coşkuyla ülkesinin patikalarında yol alırdı. Dağ kadar heybetli, dağ kadar görkemli olurdu yürüyüşü. Başı dik, korunaklı ve bereketli…

Evet, aslında onu dağlara benzeterek anlatmak, abartmak olmaz. Fiziksel olarak bile onu bir dağa benzetmek mümkündü. Bazıları vardır, uzun yıllar dağlarda yaşadığında ve ağır koşullarla yüz yüze kaldığında fiziksel olarak zorlanır ve bu fizik yapısına yansır. Oysaki Hindistan yoldaşta bu tam tersiydi dağlarda kaldığı her zaman diliminde daha çok dağlara benzemişti. Kimse onu bir gün bile dimdik olmayan bir halde görmemiştir. Benliğindeki inat fiziğinde kendisini yansıtır, en az bir dağ kadar heybet taşırdı.

Dağlar gibi korunaklıydı… Acısı olan, yüreğinde hüzün barındıran, paylaşmak isteyen her yürek kendisini onun yanında bulundururdu. Genç yoldaşıyla genç olmayı, kendisinden yaşça büyük olanla olgunlaşmayı, kısacası her gönül ile gönüldaş olmayı bilirdi. Çünkü o gözyaşlarını da, sevgisini de kahkahasını da paylaşmayı bilenlerdendi. Şimdi arıyorsak onu bir yanımızla paylaşmak istediğimiz duyguların yoğunluğundandır. Paylaşamadıklarımızın acısı ise yüreğimizin derinliklerinde, onunla buluşacağımız günler için saklıdır.

Dağlar gibi bereketliydi… Binyıllardır bu dağlar büyütmüştü bizi. Oysaki biz minnettarlığımızı layıkla sunamamıştık ona, onun çocuğu olduğumuzu unutarak sırt çevirmiştik dağlara. Hindistan’ın yüzü ise hep dağlara dönüktü. Çöl kuraklığının acısını çektiğinden mi bilinmez, hep büyük bir aşk ile bağlıydı o yeşilli, allı morlu dağlara. Çünkü bilirdi yaşamın toz toprak diyarlarda değil, yeşilin diyarında yani dağlarda daha büyük anlam bulduğunu. Bu yüzden her çiçek, her ot, her ağaç kutsaldı onun için ve tanrıçaların sunduğu bir nimet. Ve bu nimetin en çok farkında olanlardandı, gerilla sofrasını her dem bu bereket ile donatanlardan.

Hindistan yoldaş için gerilla olmak yalnızca ve yalnızca savaşçı olmak hiç değildi. Elbette ki ülkesi için savaşmak, iyi bir savaşçı ve komutan olmak en büyük istemlerindendi ama bu istemi özgürlük temelinde olan bir istemdi. Bu yüzden kendisini her yeni günde emek ile büyütür, yaşama emek, yoldaşa emek, sevginin yaratılmasına emek harcardı. Üslendiği sorumlulukların yeni yaşamı yaratma sorumluluğu olduğunun bilinciyle atardı her adımı. Bundandır ki, yaşam ona döktüğü her alının terinin karşılığını verir, onu anlamla buluştururdu. O, tüm işlerini öyle büyük bir şevk ve coşkuyla yapardı ki, insan onu izlerken bile büyük bir hayranlık duyardı.

O, dağları yar edinmiş hiçbir yürek ile ırak olmayı bilmezdi. Dağların bütünleştiren gücüne bütün yüreği ile inanırdı. Bu dağların havasını soluyan, bu topraklarda nefes alan her insan onun için kutsaldı. Çünkü o, Botan’ın asi yürekli kızıydı. Gabar’ın, Cudî’nin havasını solumuş, o soluğun yarattığı özgürlük ruhunu bir emanet gibi yaşamının son anına kadar taşımıştır. O nefesi Botan’dan Maxmur’a, Maxmur’dan Behdinan’a, Behdinan’dan Munzurlar’a kadar yüreğinin derinliklerinde taşımış ve ülkemin güzelliklerini o nefeste buluşturmuştur.

Şimdi yüreklerimizin bir yanı buruk, bir yanı acı ve bir yanı öfke ile dolu. Çünkü bizler onun son gülüşüne, son bakışına, özgürlüğü içinde barındıran son nefesine tanık olamadık. İçinde hüznü, hasreti, sevgiyi barındıran son türkülerini dinleyemedik. Ağız dolusu kahkahalarına, kendi gülüşlerimizi katamadık. Ama biliyoruz o, ne olursa olsun, her şeye inat, düşmana inat bizlerin gülmesini yürek dolusu gülmesini isterdi. Yaşama umutla, sevgiyle, aşkla sarılmamızı isterdi. Şimdi bizler de onun emaneti olan özgür yaşamı sıkı sıkı kucaklıyor ve onun gözlerinde tanık olduğumuz zaferi yaratmayı bir görev biliyoruz.

Mücadele Arkadaşları