TOPRAĞIN MELODİSİ

mizginyoldasss

Ve Kürdistan gurbetti hala. Mızrak ucu gölgesi değil üzerine düşen. Ömürler dizildi ona giden yolda. Her ömür Kürdistan'a açılan kapıdır. Beklemek ise bir neslin hükmüdür. Olgun başaklar gibi değil ama. Çünkü gençlerimiz kan üzerine yemin eder hala.

Perdeler açılır toprağın tiyatrosunda. Her perdede başka zamanlara ve mekanlara ait kahramanlar çıkar karşımıza; her biri bir hikaye, her biri bir ömür. Ve her ömre bir toprak öyküsü sığdırır zaman. Uzayan yollara ve biriken anılara rağmen.

Mizgin arkadaşın öyküsü de bir toprak öyküsüdür. Kuşatılmayan duyguların büyük kavgası verilirken, kendini bulmanın macerası yazılır. Bir müziğin hafızalarda kalan ezgisi kadar canlıdır. Çünkü o, toprağa dair duyguları okur rüzgara.

Dilden dile, bir masal gibi anlatılmak herkesin payına düşmez. Buna ancak kuşakların eskitemediği bir erdem ile ulaşılır. Bu ise, zamanın gerçeğine varmış olmaktır. Yaşadığı zamanı ve zamanın insanını tanımanın ayrıcalığını sanat yolu ile paylaşmak ise bu erdemin uzun yıllara bırakılan izidir.

Her insan kendi halkının acılarında şekillenir ve onun öfkesinde bulur sevincini. Mizgin arkadaş, Kürdistan'ın yaşadıklarını dolaysız, perdesiz ve tüm çıplaklığı ile görmüştü. Saflığı gerçek ile arasındaki tüm sınırları kaldırmıştı. Bu nedenle söylediği her türkü yüreklere işler, sesinin titreşimleri duygularda gezdirirdi.

Sanat bir araç değildi. Onun yaşadığı, duyumsadığı ve özlemini taşıdığı dünyayı anlatmanın adıydı. Yaşamı derinliğine hissetmek ve onun acısını, sevincini paylaşmak kadar onun kavgasına girmektir sanatçılık. O söylediği her türküde, yazdığı her şiirde ve yaptığı her bestede dışında akan dünyayı anlatırdı. Herkes kendisinden bir parça bulurdu onda. Bu nedenle o ne bir yöreye ne de her hangi bir kesime aitti. O, tüm insanların yaşamak istediği dünyanın türküsünü söyler ve ayrıksılıklardan değil ortaklıklardan bahsederdi. Onu farklı kılan da buydu.

“Zorluklar özgür kişilikleri çelikleştirir” diyor Başkan. Zor koşullarda yaşamı ne kadar sevdiğimiz ve onun için ne yapabileceğimiz açığa çıkar. Yapmacıklığa izin vermeden, yalana göz yummadan, iki yüzlülüğe yol vermeden; ne düşünüyorsak, ne istiyorsak onu yaşarız ve onu anlatırız çevremize. Reddettiklerimiz ve kabul ettiklerimiz ile varlığımızı oluşturur, yarattıklarımızla yaşamı sürdürürüz. Yaratmak, insanlığın bitirilmeye çalışıldığı zamanlarda ‘yaratıcılık’ olur. Çünkü o tükeniş içinde ender olandır. Bu nedenle kahramanlar en zorlu koşullarda ortaya çıkar. Çünkü onlar tercih yapmanın geciktiği zamanlarda tercih koyarlar ve bu hiçbir zaman kendileri için olmaz. Onları tarihe yazdıran da budur. Halklar için yaşamak istemeleri ve bu uğurda varlıklarını adadıkları gerçek.

Her mücadele kendi koşulunda ve kendi tarihinin ağırlığında yürür. Onun güç, zorlu ve acımasızlığı geçmişinin aydınlığı, büyüklüğü, ihaneti ve barışı ile belli olur. Bu nedenle her halkın mücadelesi atalarından kalan miras üzerinden yükselir. Mirasın derinlerindeki ihanetin acımasızlığı çıktıkça gün yüzüne kahramanları çoğalır ülkemin. Öyle ki isimlerini sıralayamaz, anılarını anlatamaz oluruz. ‘Adsız kahramanlar’ yazar tarihimizi ve biz birinde tanırız hepsini. Hepsine selam göndeririz yıldız kayınca, tan atınca ve rüzgar ılık ılık esince...

Mizgin arkadaş, Botan ve Garzan eyaletinde gerilla olarak dağların görkemliliğini doyasıya içip, bunu halk ile paylaşarak onurunu daha da büyüttü. Bu nedenle onun yaşadığı topraklarda bir kuşağa ‘Mizgin’ denir. Ve ‘Gurbet’ kendi ülkesinde kendisi için yaşamayı bilenler için söylenir şimdi. Bir ayrılık değil buluşmanın adıdır. Onun söylediği türküler yankılanır Garzan sokaklarında ve onun sözleri ile büyür çocuklar.

Unutmak bilmekten gelir. Unutulmamak ise hem bilmek hem de onu yaşamanın bilgisinden doğar. Adını tarihe yazmak demeyeceğim kendini bir halkın gönlüne yazmak ise, o halkın hayallerini paylaşmaktır. Bu, her insanın ulaşmak istediği ancak sadece emekçilerin ulaşabileceği bir düzeydir. Yıllar geçmiş olsa bile Mizgin arkadaşın anılarının hala dipdiri olmasının nedeni budur. Sadece güzel yaşamı istemek ile kalmıyor onun büyük mücadelesini de veriyordu. Bunu bir zorunluluk olarak değil bir ihtiyaç olarak görüyor, yürekten hissediyor ve başarmak için büyük çaba gösteriyordu. Bu tarz onda bir yaşam istemi, her türlü geriliğe karşı güçlü bir duruşu getirmişti.

Düşmana öfkesi ve mücadelesindeki coşkusunun büyüklüğü, yaşarken büyük işler başarmayı getirmişti. Büyük hedef, büyük duygu ve büyük yaşam... Sıradanlığı kabul etmemek kendini buna göre örgütlemek ve her anını bununla dolu dolu yaşamak bir tercihtir. Özgürlüğü zorunluluk olarak görüp, onun yaşam biçimini adım adım izlemek ‘ruhun dolup taşması” ile olur.

Mizgin arkadaş mücadelenin ilk yıllarında katılmış, Önderlik Sahası, Avrupa, Küçük Güney, Mardin, Botan, Garzan eyaletlerinde önemli çalışmalarda ve düzeylerde görevler almış. Mücadelede önemli bir aşamanın yaşandığı 90’lı yıllarda, büyük kitlesel hareketlilik yaşanmış Serhıldanlar hemen hemen tüm şehir ve köylere sıçramıştı. Ancak bu dönemde gelişen gerillaya denk bir kitle çalışması yürütülememiş, serhıldanlar örgütlü bir güce dönüştürülememişti. Kendisine göre iş değil, işe göre kendini örgütlemek Önderliğimizin felsefesidir. Bunun pratiğini Mizgin arkadaşta rahatlıkla görebiliriz. Halkın örgütlenmeye ihtiyaç duyduğu, düşmanın pervasız saldırılarının ardı arkası kesilmez iken ve gerilla samanlığa düşen bir ateş gibi yükselirken o, ihtiyaç olarak kitle çalışmasını görmüş ve kendisini bu çalışmaya adamıştı.

Onun gittiği her evde adı söylenir. Konuştuğu her kadının, örgütlediği her militanın yüzünde, onu anarken saygı dolu bir gülüş ve ona layık olamamanın vicdani rahatsızlığı belirir. Sanat ona dair olan olarak bilinir ve onun aracılığı ile sevilir. Hem savaşçı hem de sanatçı olmayı başarmıştı. Gittiği her yerde mücadelenin siyasal yönüne verdiği önem kadar kültür sanat konularına da oldukça duyarlıydı. Gerillada ve halk içinde kültür grupları oluşturur, bunları geliştirmeye çalışırdı. Koma Berxwedan grubunun kurucularındandır. Sanat onun için bir dildi. Yaşam ile arasında kurduğu gizil bir bağdı. Sanatı örgütlenmenin bir aracı olarak değerlendirirken, toprağa özlem, halkın kadim acıları, gerilikler ve sıkı sıkıya tuttuğumuz güzellikleri de unutmamak gerektiğini türkülerinde söylemiştir hep.

Garzan’ı ne çok sevdiğini onunla birlikte yaşayan arkadaşlar anlatıyorlardı. Kember’e çıkıp, “Bitlis’te beş minare” türküsü başladığında koro oluyorduk. Zoveser’in zirvesinden esen rüzgarı nasıl dinlediğini, yıldızlarla nasıl konuştuğunu, bir eylemin coşkusunu çocuklar gibi paylaştığını, yoldaşın efkarına ilişemediğini, sevincini nasıl çoğalttığını, tanıdıkların öykülerinde bir sayfa olduğunu ve kendi öyküsünde sayfalar ayırdığını herkes bilir. Onun arkadaşlar arasında kurduğu köprü, ilişkilere sanatsal yaklaşımından kaynaklanıyordu. İlişkilerde sanatın akıl almaz birleştiriciliğini Mizgin arkadaş’ta bulmak mümkündü. Dedim ya o, sanatı ne reel sosyalizmdeki gibi dar kalıplarda ele alıyor ne de sanatı yaşam gerçekliğinden koparıyordu. İnsan için ve insanlar arasındaki uçurumların kapatılması için kullanıyordu. Tercihler böyle sıralanmışken, onun, sanatı bir araç olarak görmediği, aksine amaca ulaşmada en temel yollardan biri olarak değerlendirdiğini herkes bilir.

Düşman gerillayı dağlara hapsetme politikasını uygularken, halkı köylerinden koparırken ve her türlü yöntemi uygulamayı kendine hak görürken, Mizgin arkadaşın halkın içinde olması ve onları derinden etkilemesi tüm planlamaları boşa çıkarmıştı. Başarısı onu hedef haline getirmiş, neredeyse kendi politikasının başarısını Mizgin arkadaşı yakalamaya bağlamıştı. Halka, onu yakaladığında neler yapacaklarını söyleyerek göz dağı veriyorlardı. Ancak hiçbir güç onu yaptığı işten yıldırmadı.

Düşman, Mizgin arkadaşın kaldığı evi çembere almış; ele geçirmek, teslim almak istemiş. Amacı Mizgin arkadaşın yarattığı tüm imajı özgürlük ve örgüt adına yerle bir etmek ve tüm umutları kırmaktı. Direnmek ise onursuzluğun panzehiridir. Bunu mücadelenin tarihi bunu an be an öğretmiştir tüm militanlara. Keskin bir çizgidir. Ve bu tavır, özgür yaşamın nasıl anlaşıldığının da bir göstergesidir. Onur, savaşta an an öğretilir.

Ev sahibi kadına çocuğunu alıp yan odaya gitmesini söyler. “Pencereleri sıkıca kapat. Dışarı ses gitmesin. Düşmanı sevindirmek istemem” demiş. Kadın onun ne yapmak istediğini anlayamamış ve onun söylediğini yapmış. Mizgin arkadaş girdiği çatışma sonunda saklandığı evde kendini vurur.

Toprak dönüşün son durağı değildi. Bu bir döngüydü. Gelmek ile gitmek arasına sıkıştırdığımız o kısa zaman diliminde yaptıklarımız, düşündüklerimiz ve söylediklerimizle varoluruz. Topraktan gelmiş olmanın onurunu ancak onurlu ve güzel bir yaşamı yaşayarak tamamlarız. Bu, yaşamın sırrıdır. Buna ermiş olanlar dilden dile dolaşır hala. Onları kitaplardan tanımak yerine yüzlerde bıraktığı tebessümde görmeli. Yolculuklara çıkarır anlatılanlar. Bazen onlara dokunacak kadar yakın hissedebilir, anlatılanı görmediğiniz halde bazen yanı başınızda duran yoldaşı ona benzetebilirsiniz.                                  

Bir sahne daha kapanırken, bir dünya tanımış olmanın huzurunu ve yükünü taşıyor omuzlarımız. Öğrendiğimiz yarım da olsa, zamanın hızının eskitemediği insanlarımızı tanımak güç veriyor.

Ve Kürdistan gurbet değil artık.

Uzun zamanlara kahramanlık masalları biriktiriyor halkımın çocukları. Acılarımız Kürdistan’a ulaşma sancılarıdır. Hepimiz bir ucundan tutarız bu sevdanın. Kimimiz az kimimiz çok. Tuttuğumuz kadar yaşarız onuru. Ama cahillik yoktur bu sevdada. Çünkü Kürdistan bir erdeme yürüyüştür.

Adı Soyadı: Gurbet AYDIN

Kod Adı: Mizgin

Doğum Yeri ve

Tarihi : 1962 Batman

Şahadet tarihi ve yeri: 11 Mayıs 1992 Tatvan